unnamed-010.gif

darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Burak Cop

Demokrasinin bugları

30.11.2017 12:28

Prof. Celal Şengörün ideal siyasal rejim tipi olarak, Aristoya referansla, monarşiyi işaret etmesi epey yankı uyandırdı. Evvela öze değil biçime dair bir şey söyleyeyim. Bana bugüne dek hiçbir basın mensubu jeoloji konusunda mikrofon uzatmadı, Şengöre neden siyasal analiz yaptırılıyor anlamış değilim. Kendisine büyük mütefekkir muamelesi yapılıyor. Ancak Türkiyede gerçek entelektüel yok dediğini hatırlatan muhabire, istisna olarak Murat Bardakçının adını vermesi, yanlış kişiye yanlış sorunun sorulduğunu düşündürüyor. Ya da daha kibarca söyleyelim; Şengör Türkiyede sosyal bilimler alanında son 30 yılda üretilen literatüre pek hâkim görünmüyor.

Şengörün yorumlarında maddi hatalar ve ciddi göz ardı etmeler de var. Ama hâlihazırda başarıya ulaşmış bulunan kamuoyunda ilgi çekme çabasını iyice besleyip kendisini onore etmek istemem. Zaten bu yazının amacı Şengöre yanıt vermek değil. Onun, demokrasilerin popülist demagogların yönetimine dönüşme potansiyeline yönelik tespitini irdelemek istiyorum. O zaman en iyisi monarşi sonucuna varmadan tabii.

***

Yazılım terminolojisinde bug (bag okunur) denilen bir şey vardır. Bir sistemdeki açığı, gediği, zayıf noktayı (adına ne denecekse) ifade eder. Peki bu bug sistemi kilitler ya da çökertir mi? Tam değil. En azından kısa vadede değil. Buglar sistemin alışılmadık biçimde çalışmasına yol açan, beklenmedik sonuçlar yaratan zayıf noktalardır. Zincirin kopmasına sebep olan en zayıf halka olmaktan ziyade, zinciri zincir olmaktan çıkarıp başka bir nesneye dönüştürürler.

Demokrasilerin bugları da, demokratik yollarla iktidara gelip demokrasinin altını düzenli olarak oyan, tarihteki kimi örneklerde ise onu bütünüyle ortadan kaldıran popülist ya da faşizan siyasal hareketler. Faşizan siyasal ajandası belirgin olan kimi partilerin kapatılmasının Türkiyede ve Avrupada örnekleri var (Burada illa klasik anlamda faşist veya ırkçı hareketleri değil, sözgelimi ideolojisi siyasallaşmış din olan hareketleri de düşünebilirsiniz). Ancak Türkiye özelinde, sistemin bu temizlik mekanizmasının, 2008de AKPnin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmaması sonucu bir daha devreye giremeyecek şekilde devre dışı kaldığını söyleyebiliriz.

Peki sürekli bahsettiğimiz faşizmin özellikleri neler? Evvela belirtmek gerekir ki faşizm alelade bir otoriterliği, hatta diktatörlüğü ifade etmiyor. Tarihteki tek parti rejimlerinin önemli bir kısmı ideoloji, örgütlenme ve kitle-lider ilişkisi bağlamında faşizan karakter taşırken, askeri diktatörlüklerin pek azı faşist niteliktedir. Askeri rejimler kalıcılıkları ve oturmuşlukları bağlamında farklılık gösterirler. Ancak genelde, uç noktadaki politik muhafazakârlığın demir yumruklu bir otoriter rejim altında uygulanması şeklinde tezahür ederler.

***

Faşist hareketlerin ortak özelliklerine dair güzel bir özet, Umberto Ecoya ait. Ergin Yıldızoğlunun Nasildergi.comdaki yazısında alıntıladığı Econun faşizme dair saptamalarının bazıları şöyle:

Akla değil duygulara ve ırk, etnisite, din gibi değerlere önem vermek. Aydın düşmanlığı. Geniş kitlelerden oluşan, çok sınıflı bir toplumsal tabana yaslanmak. İnsanların bir yandan dünyanın en harika kümesine (söz gelimi X Milletine) dâhil olması, öte yandan sürekli düşmanların tehditleri altında bulunan o kümenin güçlü bir liderin varlığına gereksinim duyacak kadar zayıf olması. Karmaşık ve eleştirel akıl yürütmenin önünü kesen, kelime haznesi yoksullaştırılmış, basitleştirilmiş bir dilin tedavüle sokulması. (Söz gelimi olan bitenlerin hep üst akıl, büyük oyun, algı yönetimi, operasyon gibi terimlerle açıklanması – y.n.)

Tanıdık geliyor değil mi? Geliyor, çünkü Türkiyedeki mevcut rejimin de önemli örneklerinden birini oluşturduğu dünyadaki sağ popülist dalga, faşizm ile akrabalık bağına sahip.

ABDde Trump, Fransada Le Pen, Macaristanda Orban, Hindistanda Modi, Türkiyede Erdoğan, Filipinlerde Duterte gibi liderlerle simgeleşen sağ popülizmin iktidarda olduğu rejimlerin adlandırılması epey evrim geçirdi. Önce liberal olmayan (illiberal) demokrasiler dendi. Akabinde rekabetçi otoriter ya da hibrit rejim gibi adlar verildi. 2016 yılında bir anda popülerleşen bir tabirle gerçeklik-sonrası (post-truth) siyasetten söz edildi (zira bu gerici popülist dalga ile klasik faşizmin ortaklaştığı noktalardan biri de yalan, çarpıtma ve kara propagandanın yapısal ve sürekli hale gelmesidir).

Tabii ideolojik açıdan popülistliği, hele ki faşizanlığı tartışmalı olmakla beraber Putinin Rusyası da anılan rejimlerin önemli örneklerinden biri. Öte yandan her ne kadar Trump gibi biri başkanlık koltuğunda oturuyor olsa da güçler ayrılığının, fren-denge mekanizmalarının henüz sarsılmamış olduğu ABDde muhalif birinin başına bir iş gelme olasılığı, Filipinlerdekinden çok daha düşük. Yani örnek ülkeler arasında ciddi farklar da var.

***

Sağ popülizm ile faşizmin, üzerinde yükseldiği toplumsal tepki de benzeşiyor: Sosyal adaletsizlikteki artış, gelecek kaygısı ve gelir dağılımındaki uçurumun büyümesi karşısında halk kitlelerinin sığınacak bir liman araması. Evet belki popülist/faşizan alternatif aslında limandan ziyade bir kapan. Ancak büyüleyici bir retoriğin etkisi altına alınıp aptallaştırılmış (bkz. Econun yeni dil vurgusu) bir kitlenin, hele ki önüne alternatif bir kurtuluş projesi de konulmazsa, o kapandan kendi başına çıkmasını beklemek iyimserlik olur. Muhalefetin en baştan yok edildiği Nazi rejimine son veren Alman halkının tepkisi değil, Berline giren Kızılorduydu.

Bunları, Malta veya Man Adasındaki off-shore hesaplarda yahut ABDdeki bir mahkemede dile getirilen ifşaatlarda ortaya çıkan ve rüyalarında bile göremeyecekleri meblağların Türkiyenin milli çıkarlarıyla ilgili olduğuna, milletçe bir operasyona maruz kaldığımıza inanan vatandaşlarımızla karşılaştığımızda şaşırmayalım diye yazıyorum.

Demokrasinin buglarını tıkamanın yollarını ise bir sonraki yazıda tartışacağım. 

Eğitim