darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Mustafa Necati Yıldırım

Hay ben böyle işin...

02.08.2017 20:43

Herkesin ölmeden önce yapmak istediği bazı şeyler vardır. Ya da en azından olmalı. Benim için bunlardan birincisi ucuz, sağlıklı, ergonomik tekerlekli iskemle üretecek bir fabrika kurmak; ikincisi de uzun zamandır üzerinde çalıştığım Hasta Yaşlı ve Engelli Eğitim ve Bakım Videoları adında -evet, biraz uzun- yaklaşık 500 videodan oluşan külliyatı çekip bütün dünyanın kullanımına açmak.

Tabii bu iki istek yazdığım sırayla gerçekleşmek zorunda değil. Ama taktım kafaya. Öyle ya da böyle
hayata geçireceğim. Elbette Eline vuran mı var, yap o zaman, diyebilirsiniz. Ama yok öyle. Burası yeni
Türkiye.

Şimdi, tekerlekli iskemle meselesinin başlı başına ayrı bir sorun ve yazı konusu olduğunu not ederek
doğrudan Hasta Yaşlı ve Engelli Eğitim ve Bakım Videoları projesi ve onun acıklı hikayesinden söz
etmek istiyorum. Ama öncelikle anlatacağım hikaye için biraz sabrınıza ihtiyacım var. Çünkü taşların
yerli yerine oturması için biraz arka plan vermem gerekiyor.

Meseleye aşina olanlar bilir Türkiyede engelliler son 15 yıldır iktidarın özel ilgi alanı olmuştur. Parti
kursalar barajı aşabilecek bir kitle olmalarının ötesinde, cumhuriyet tarihinde cemaatlerin pek de nüfuz
edemedikleri bir kesim olarak görülmeleri bu ilgiyi daha da yoğunlaştırmış olabilir.

Bunun yansımaları olarak özellikle Avrupa Birliği ile uyumun popüler olduğu dönemde bir çok olumlu
yasa çıkarıldı, engelsiz şehircilik hedefleri konuldu, ülke çapında rehabilitasyon merkezleri açıldı, iş
hayatına katılımı teşvik eden bir çok düzenleme getirildi ve bunların ötesinde Metin Şentürkün Dünya
Engelliler Vakfı, Lokman Ayvanın Türkiye Beyazay Derneği başta olmak üzere irili ufaklı pek çok yapı
ile bu kesime ulaşılmaya çalışıldı. Buraya kadar hoş görünüyor değil mi?

Ancak gelinen noktada bırakın engelsiz şehirleri sokaklar çok daha tehlikeli hale geldi, bırakın istihdam
politikalarını üç aylık bağlanarak evde oturmaları teşvik edildi, bırakın rehabilitasyonu bu merkezler -
hakkıyla çalışlanları tenzih ederek- isim listeleri üzerinden hiç hizmet vermedikleri bireyler için devlet
yardımı alıp ailelerle kırışmaya başladı. STKlar ise bambaşka bir politik huşu içinde farkındalık
peşinde koşmak dışında dişe dokunur pek de bir şey yapmadı.

Türkiyede engelli politikalarını anlamak için kendinize şu basit iki soruyu yöneltmeniz yeterli. Sizce tüm
şehirlerin kaldırımlarını görme engelliler için tasarlanan sarı parkelerle döşemek -ki onlara güvenecek
olsanız her an bir ağaca toslayabilirsiniz- kaça patlamıştır? Elbette söylemeye çalıştığım bunlar
yapılmasın değil ama sorun kendinize en son ne zaman bu yolları kullanan bir görme engelliye
rastladınız?

Şimdi gelelim bu yazının ana konusunu oluşturan eğitim ve rehabilitasyona.

Düzenlemeler gereği ülkede her engellinin haftada 4 saat rehabilitasyon merkezlerinden faydalanma
hakkı bulunuyor. Buna karşılık tüm merkezlerin çok düzgün çalıştıkları varsayılsa bile bu merkezlerden
ülkedeki engelli nüfusun yalnızca %10u faydalanabiliyor. İşte benim Hasta Yaşlı ve Engelli Eğitim ve
Bakım Videoları -evet, adı hala uzun- projesi bu noktada işlevsel bir anlam taşıyor.

Basitçe anlatmak gerekirse bütünsel olarak hasta, yaşlı ve engelli rehabilitasyonu özel merkezlerde, özel
ekipman ve özel eğitimli uzmanlar tarafından yapılmak durumunda olsa da haftada dört saatle
başarılabilecek pek bir şey yok. Öte yandan bu durum hasta, yaşlı ve engelli yakınları için 7/24 süren bir
yaşam şekli. İşte bu noktada bu kesimlerin yakınlarının eğitimi yaşam kalitelerinin yükseltilmesi
anlamında hayati önem taşıyor.

Örnek vermek gerekirse zihinsel engelli çocuğunuz iki saat boyunca toplama öğreniyor ve dersin sonunda
4+4=8 diyebiliyor. Ancak kapıdan çıktığı anda unutuyor. Oysa size toplamayı nasıl öğretebileceğiniz
öğretilse evde bulaşık yıkarken de tekrarlamaya devam edebilirsiniz. Aynı şey düğme iliklemek, ayakkabı
bağlamak, kaşık tutmak, konuşmak gibi becerilerin geliştirilmesi için de geçerli. Çünkü engelli eğitiminin
özü sabır ve tekrardan geçiyor. Ya da evde felçli bir büyüğünüz var. Onu yatağına yatırmak, banyosunu yaptırmak zorundasınız. Belli kavrama teknikleri ve basit aparatlarla hayatınız çok daha kolay olabilir. Ama bu bilgiye sahip değilsiniz. Örnekler çoğaltılabilir ama sanırım ne demek istediğimi anladınız.

İşte Hasta Yaşlı ve Engelli Eğitim ve Bakım Videoları tam da bu işe yarıyor. Zihinsel engelli
eğitiminden, bedensel engelli rehabilitasyonuna, süreğen hasta bakımından yaşlılığa yaşam kalitesini
yükseltecek bilgi, teknik, hukuki ve psikolojik danışmanlık başlıklarında 500e yakın video ile her tür
mecra aracılığıyla, çok dilli -çepeçevre savaş coğrafyasında olduğumuzu unutmayın- ve bedava olarak
ihtiyaç sahibine ulaşmaya çalışıyor.

Evet kolay bir iş değil ama imkansız da değil. Sonuçta biz Tele1 televizyonuyuz, bu videoların
prodüksiyonunu yapmak bizim açımızdan o kadar da zor olmaz. Geriye bir danışma kurulu oluşturmak,
çekimleri gerçekleştirecek bir rehabilitasyon merkezi ile eğitim verecek uzmanları bulmak kalıyor. İşte
acıklı hikaye tam da burada başlıyor.

İlk önce bir rehabilitasyon merkezi bulup, o merkezin uzmanlarını projeye katıp, danışma kurulunu da
buradan hareketle bağlantılar kurup oluşturmayı düşündüm. Görüştüğüm yaklaşık yarım düzine merkez
projeyi sevinçle karşıladı. Ancak hiç dönen olmadı. Herhalde çok işleri var, dedim.

Yılmadım bu kez bir STK ile işbirliği yapmanın daha verimli olabileceğini düşündüm. Nihayet, güzel de
işler yapan, politik bir angajmanı olmayan -ki çok zor bulunuyor- ismi lazım değil bir vakıf buldum. İlk
birkaç toplantı çok heyecanlı geçti. Derhal tanıdıkları hocalarla, rehabilitasyon merkezleri ile irtibata
geçeceklerini, hızla yol alabileceğimizi söylediler. Sevindim. Derken program dışı bir toplantı ile konuyu
paylaştıkları herkesin önce çok heyecanlandığını sonrasında ise bunun bir parçası olamayacaklarını
belirttiklerini utana sıkıla söylediler. Nedenini sorduğumda Tele1in adı geçen bir işte olmayı uygun
bulmadıklarını, bunun başlarını derde sokabileceğini düşündüklerini öğrendim. Eşşek kafam. Öyle ya, bu
merkezlerin tamamı göbekten Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına bağlıydı ve doğrudan bir direktif
olmasa bile refleks olarak çekiniyorlardı.

Tam umutsuzluğa kapılmaya başlamışken posta kutuma İstanbul Aydın Üniversitesinin gelişmiş bir 
fizyoterapi ve rehabilitasyon bölümü açtığını anlatan bir basın bülteni düştü. Hemen halkla ilişkiler
bölümünü arayarak projeden bahsettim. Sağ olsunlar kısa sürede olumlu yanıt vererek ilgili
akademisyenleriyle bir toplantı ayarladılar. Çok istekli, heyecanlı hocalarla tanıştım. Gerçekten geniş
olanakları olan -benim açımdan doğal set gibi- bir merkezleri olduğunu gördüm. Böylesine toplumun
tümünü kucaklayacak, bütünleştirici, bunun ötesinde bu coğrafyadan tüm dünyaya hediye edilebilecek bu
projenin bir bilim yuvasının desteğiyle gerçekleşecek olmasından kıvanç duydum.

Aradan zaman geçti, bir gelişme olup olmadığını sordum. Aldığım yanıt aynen şuydu: Günaydınlar,
yönetim kurulumuzdan olumlu yanıtı alamadım herşey için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Ne diyeyim. Tamam, İstanbul Aydın Üniversitesini Gezi Direnişindeki tuhaf
duruşundan hatırlıyordum da, bu ne ya? Ülkeye çöken baskı ortamını, mahalle kavgasını, hepsini geçtim,
olup olabilecek en apolitik, en iyi niyetli, en herkes için bir işte bile neden beraber çalışamıyoruz?

Şimdi elimdeki seçeneklere bakıyorum da pek bir umut yok. Son bir çağrı dışında:
Ey okur, eğer aranızda yukarıda bahsi geçen alanlarda uzmanlığı bulunup da KHK ile devletle ilişiği
kesilmiş -tercihan Fetöcü olmayan (geldiğimiz hale bak)- şu işin ucundan tutabilecek arkadaşlar,
kaybedecek bir şeyi olmayan STKlar varsa lütfen bir adım öne çıksın. Eğer siz öne çıkarsanız öyle ya da
böyle bu projenin altından kalkar milyonlarca insanımızı ilgilendiren bu meselede vatana millete hayırlı
bir iş yapmış oluruz. Var mısınız? Umarım hala bir yerlerde varsınızdır.

Eğitim