darbeicindedarbegif.gif

Çok Okunanlar

Kriz kapıda: Vatandaşı işsizlik ve aşsızlık bekliyor!

AKP'liler arasında 'havlama' polemiği

'Ankesörlü telefon' operasyonlarına ilişkin dikkat çeken yazı: Diğer ucunda kim var?

HDP'de dikkat çeken istifa: Parti içinde oligarşik bir yapı oluştu

ABD Büyükelçiliğine saldıranların fotoğrafları ortaya çıktı

'Türkiye'de Freudcu değilsen salağın tekisin'

Orhan Pamuk kitaplarında bir sürü böyle hata var. Espri anlamında değil, dalga geçmiyor, bilgisi az olduğu için yanlış şeyler söylüyor. Onlar da ortaya konuyor zaten. Bunlar ölçülebilir.

Ubeydullah Günel – Emirhan Akman

Kaan Arslanoğlu ile söyleşimizin ikinci bölümünde yeni kitabının da önemli tartışma konularından biri olan Freud’la başlıyor, edebiyat ve estetikle konuşmamızı sonlandırıyoruz.

Ubeydullah Günel: Freud’a geçelim isterseniz. Birçok kitabınızda Freud’u eleştiriyorsunuz. Freudculuğu toplum ve insanlık için bir tehlike olarak mı görüyorsunuz, yoksa Marksistlerin girdikleri çıkmazdan kurtulmaları için mi eleştiriyorsunuz?

'Tuzu kurularla solculuk olmaz!'

Kaan Arslanoğlu: Aslında bu bir belirti, bir semptom… Tıpta hastalık vardır, hastalığın belirtisi vardır. Hastalık tamam ama… Esas hastalığın bir belirtisi bu. Esas hastalık şu: insanın anlama yetisinin zayıflığı, bilime olan uzaklığı… Özellikle sosyal bilimlerde ve insani bilimlerde bilimden uzaklaşması... Freudculuk olur, başka bir şey de olabilirdi. Ne bileyim, entelektüel camiada Freudculuk çok yaygın ama edebiyatı felsefeyi tamamen anlaşılmaz kılan çeşitli ekoller de bu şekilde… Bunlara ilgi de aynı boyutta. İşi karmaşıklaştırmak, anlaşılmaz kılmak, bilimden uzaklaşmak, bir hayal dünyası yaratmakla ilgili insanın bir sorunu bu. Bu da sıradan vatandaşta olmuyor, entelektüellerde oluyor ve bu kesim de muhalefeti yönlendirdiği için bir tehlike arz ediyor. Yoksa Freudculuğun öyle kendi başına bir etkinliği yok. 

Emirhan Akman: Türkiye’de de öğretilmiyor benim bildiğim kadarıyla akademide. Arkadaşlar öyle geçiyoruz konularda diyorlar. 

K. Arslanoğlu: Öğretilmiyor da…  Özellikle Avrupa ekolünde, -Amerika’da yaygın değildir-, aydınlar, Marksist aydınlar arasında Freudcu olmak neredeyse kural gibi bir şey. Freudcu değilsen anlamıyorsun, sen salağın tekisin! 

Emirhan: İşe yaramıyor mu?

K. Arslanoğlu: Hiçbir işe yaramıyor. Tamamen insanı farklı algılamaya yol açıyor. 

Ubeydullah: Daha çok çıkmaza sokuyor.

K. Arslanoğlu: Çıkmaza sokuyor. İnsan yerine bir manken oluşturuyorsun, o manken üzerine araştırmalar yapıyorsun.

AKP’YE, BASTIRILANIN GERİ DÖNÜŞÜ, DİYORLAR
Emirhan: Bir örnek verebilir miyiz? Bizim fakültede bir Araştırma Görevlisi arkadaş var. Freudculukla çok hemhal birisidir. Örneğin Nilüfer Göle ekolü… Mücahit Bilici de onun öğrencisi sanırım. Onlar Freud’u falan çok seviyorlar, işte bastırılanın geri dönüşü mesela. Onun önerisi ne? Diyor ki: Kemalizm İslamcılığı bastırmıştır. Bastırılan geri dönmek zorundadır. Eğer ki bastırılan geri dönerse etkinliğini yitirecektir. AKP niye Kemalist oldu, çünkü geri döndü ve o dinamizmini kaybetti. Bundan sonra etkin olamayacak diyor. Burada bastırılanın geri dönüşünü bir anahtar gibi, kapı açıcı gibi kullanıyor yani. Eleştiriniz burada tam karşılığını buluyor olabilir ama işe yaramıyor mu bu?

K. Arslanoğlu: Yok, hiçbir işe yaramıyor.

Emirhan: Hiçbir tutulur tarafı yok yani?

K. Arslanoğlu: Bunun tam tersi bir şey de çıkarabilirsin Freudculuk’tan. Jöle gibi bir şey. Tam tersini söyleyebilirsin mesela. Hiçbir sakıncası yok. Dersin ki: Bastırılan hastalığa uğrar ve kendini yok eder. Burada önemli olan şu: Bir gerçeğe ulaşmak ve o gerçeği saptamak, ondan bir sonuca ulaşıp bir yere varmak değil, bir gösteri yapıyorsun, şov yapıyorsun, ne kadar bilgili diyorlar, bak Freud’u da biliyor diyorlar. Freud’u bilmiyorsan zaten salaksın. (Gülüşmeler) 

Emirhan: Frankfurt ekolü mesela. Biz onu derslerde çok gördük. Horkheimer’i Adorno’yu, daha sonrasında İngiliz Birmingham ekolü falan, gazetecilik okuduğum için ilk iki sene epeyce bizi onunla uğraştırdılar. 

K. Arslanoğlu: Bunların hepsi zeki insanlar. Çok iyi eğitim görmüşler. İyi yazarlar falan. Bir kitap yazdığı zaman, bir yazı yazdığı zaman muhakkak içinde doğru cümleler de var. Bütün şeyleri saçma olacak diye bir şey yok. Ama Freudculuğa bağlayıp ilmiği attığı zaman anla ki gerçekten kopuyor demektir. … Ve dünyası dönmeye başlamış demektir. 

Ubeydullah: Biraz da edebiyata gelelim hocam. Öfke ve umuttan söz edelim sözgelimi. İnsanbu.com’da yayınlamıştınız ya, Estetik Hesaplaşma ve Aklın Vıcıklaşması yazı dizisinde öfke ve umut unsurları konusunda, “Burada her şey insandan, insani iyiden ne anladığımıza bakıyor, buna da kişilik karar veriyor' diyorsunuz. Bu hiçbir zaman nesnel ölçütler olmayacağı anlamına mı geliyor? Bir de bütün eleştirmenler kapasın dükkânı gitsin gibi bir sonuç çıkıyor sanki ortaya.

ORHAN PAMUK’UN BİLGİSİ AZ OLDUĞU İÇİN YANLIŞ ŞEYLER SÖYLÜYOR
K. Arslanoğlu: Öyle gibi duruyor ama bazı şeyler de ölçülebilir şeyler değil. Neleri ölçersiniz bir edebiyatta, cümlelerin bozuk olup olmadığını dilbilgisi kurallarına göre kesin olarak ortaya koyarsınız; dersiniz ki, bu cümle düşüktür. Yazar da bunu, “ama ben şöyle bir şeyi anlatmak istedim diye açıklamasını getiremiyorsa demek ki o cümle hatalıdır. Bunu ortaya koyabilirsin. Bir kelimeyi yanlış kullanma olabilir. Okum derken bokum demiştir mesela, yazar onu, yok ben orada bokumdan şunu kastettim diye bir açıklama… Bir de yazarın açıklama getirmesine gerek yok, okurların bazıları ondan okum değil bokum demiş derken bir şey anlamışsa yazar başarılıdır demektir. Ama öbür türlü kelime hatası yapmıştır, o kelimeyi bilmiyordur ya da dalgınlığına gelmiştir. Bu tür şeyleri saptamak oldukça nesnel. Ne örnek vereyim sana… İmam caminin balkonuna çıktı, ezanını okudu…

Ubeydullah: Orhan Pamuk örneği…

K. Arslanoğlu: Orhan Pamuk kitaplarında bir sürü böyle hata var. Espri anlamında değil, dalga geçmiyor, bilgisi az olduğu için yanlış şeyler söylüyor. Onlar da ortaya konuyor zaten. Bunlar ölçülebilir. 
Dostoyevski’den örnek vereyim, Dostoyevski, kendisi çok ahlaklı bir adam değil, kumarbaz, gerici, çelişkili zaafları var ama kitaplarında bizim onu sevmemize yol açan şey, insani ahlakı sorguluyor, hep bunları tartışıyor. En başta söyledik ya, mesela “solcu adam darbe olunca niye Sovyetlere gitmiyor da Almanya’ya gidiyor?' ya da “solcuların çocukları neden büyük oranda apolitik oluyor?' sorularını Dostoyevski sorardı. Ve bunun etrafında döner dururdu. Kendisi çok dindar olduğu halde orada bir çocuğun acılar içerisinde kıvranması karşısında kaç tane din olsa bu çocuğun gözyaşına değmez diyor mesela. İyi insanlık derken benim kastettiğim bu. Değişmez maddeler var. Bunlar 40-50’den fazla değildir, sadakat, vefa, karşılıksız sevgi, fedakârlık, topluma hizmet, dürüstlük, hırsızlık yapmama gibi… O kabile düzeninden kaynaklı 40-50 temel ahlak kuralı vardır ve hepsinin etrafında belli tartışmalar dönmüştür. Hep bunları tartışır nitelikli insanlar ve bunları gündeme getirip örneklendirip ne kadar edebiyat içinde zenginleştirirsen insanlığın büyüklüğüne o kadar yaklaşırsın. Bunlardan ne kadar uzaklaşırsan, bunları tartışmayı bir kenara bırakıp sıradan insanların sıradan duygularını, hedonist duygularını, bomboş aşk hikâyelerini ön plana çıkarırsan küçük insanlığı, işte o kötü insanlığı anlatırsın. Bir de şey var tabii… Büyük meselelere girip de hep kötüden yana yer alan pek yazar tanımıyorum. Böyle bir örnek var mı?  Bunlara giriyorsan büyük ihtimalle iyiden yana tavır almak için giriyorsundur. Tolstoy’undan Dostoyevski’sinden Dickens’ına varıncaya kadar klasik “iyi insanlık' derken kastettiğim o, “büyük insanlık' da denebilir, insanlığın kültürel birikimi, temel kültürel değerleri denilebilir. Bunları gündeme getirip günümüz koşullarında çeşitli karakterler üzerinden ve olaylar üzerinden bunları anlatıyorsan iyi edebiyat yapıyorsun demektir.

Ubeydullah: Bir de liberallerin gerici durumunu soracağım. Liberallerin siyasette izledikleri gerici çizgi az çok deşifre oldu. Sözgelimi Merdan Yanardağ, Liberal İhanet’i yazdı. Siyasette gericilikleri bu kadar ortaya çıkan liberallerin kültür sanat alanında hâlâ bütün despotluğuyla sürüyor. Sol çevreler bunların tapon romanlarını baş tacı ediyorlar. Bu konuda neler söyleyeceksiniz?

ÖNÜNE NE KONULURSA YİYEN BİR KİTLE
K. Arslanoğlu: Paranın gücü karşısında dayanamıyorsunuz. Para, kapitalizmin yaşam biçimi, insanlara sunduğu zenginlikler karşısında dayanamıyor insan. İnsanlar internet takip ediyor, televizyon izliyor, en muhalif çevreler bile önüne ne koyulursa onu takip ediyor. 15 Temmuz'a kadar neler tartışılıyordu CNN, Haber Türk'te; şimdi konuşanlar değişti, yepyeni insanlar geldi, konuşturanlar aynı. Şimdi onları izliyor millet... Aa bu bak nasıl, iyi değil mi? Yani önüne ne koyulursa izleyen bir kitle. Bu kitlenin böyle olmasının nedeni de kapitalizmin başarılı olması, iyi yiyip içmeleri, gezmeleri bu demin bahsettiğim insanlık sorunlarını irdeleyecek vakitlerinin olması. Eğlence ve günlük huzur peşinde koşmaları… Birçoğunun zaten sürekli çalışması… Çalışma dışındaki zamanlarda kafasını mümkün olduğu kadar boşaltmaya çalışması, tüm bunlar demin sözünü ettiğim gerçek insanlık durumlarının sorgulanmasını hep engelleyen nedenlerdendir. Tekrar ne zaman olur bunlar, kapitalizmin başarısı azaldığı zaman olur.

Emirhan: Sizce geri döndürülebilir bir süreç mi bu? Ben bunu hep bu şekilde tartışıyorum. Yani dünyanın doğal akışı mı? Yoksa bir dayatma mı? 

K. Arslanoğlu: Kapitalizmin genel gelişiminin Marx’ın da gördüğü gibi doğal durumu bu. İyi bir şey olarak değerlendiriyor Marx bunu, kapitalizmin en üst aşamasında insanlar sosyalizme geçecek diye.

Emirhan: Bu mantıkla Amerika'nın sosyalist olması gerekiyor.

K. Arslanoğlu: Yani tüm dünyada sosyalizm oluşacak, Marx'ta mesela bir ülkede olsun diye bir şey yok. Tüm dünyada sosyalizm yayılacak gibi bir öngörü var, ama ikinci ayağı olmuyor, ilk ayağı küreselleşme gerçekleşiyor. Kapitalizmin en büyük başarısı bu. Direnişimizi anlamsız kılan şey bu. Paranın her yerde hâkim olması.

Emirhan: Monokl Yayınları Bakırköy'de her sene filozof getiriyorlar. Viattimo, Agemben ve Zizek'i filan getirdiler. Viattimo orada, kapitalizm hakkında konuşurken onunla mücadele edecekseniz kapitalizm yavaşlatılabilir ama yok edilemez dedi. Yani artık yok etme ya da onu yenme değil, yavaşlatma var sadece adamda.

K. Arslanoğlu: Oysa sosyalizme daha yavaş geçeriz o zaman, aksine hızlansın kapitalizm. Gerçek Marksist'se öyle demesi lazım. Yani çok umutsuz bir durum. Gelecek kuşaklar ne yapar bilmiyorum. Kapitalizme karşı mücadele ediyoruz diyorsun KP'nin yayın organı Sol'a giriyorsun, pat diye araba reklamı, finans reklamı çıkıyor. Yanlışlıkla konduğu zaman, bir skandal çıkması ve birilerinin onu derhal durdurması lazım ama yok. Bir imaj çünkü komünistliğin, komünistim dediği zaman geçerli olan, demediğinde hiçbir önemi olmayan bir imaj.

Ubeydullah: B. Sadık Albayrak, edebiyat eleştirilerinde “küçük burjuva' kategorisini kullanıyor, sizin ise buna itiraz ettiğinizi biliyoruz. Siz, kişiliklerde genetiğe ağırlıklı bir yer veriyorsunuz. Küçük burjuva gibi toplumsal bir kategoriye karşı çıkarken, genetik gibi biyolojik bir kategoriyi kullanmakla toplumsal gerçeklerin anlaşılmasına nasıl bir katkıda bulunuyorsunuz?

TAVŞANA 24 SAAT TOLSTOY OKUSAN KÜÇÜK BURJUVA YA DA PROLETER OLUR MU? 

K. Arslanoğlu: Soru saçma. Sadık bu konuyu öğrenmek istemiyor. Taylan Kara adını koydu: “İnsanın dip yapısı'. Tavşan nedir, bir yapısı var. Tavşana 24 saat Tolstoy okusan o küçük burjuva ya da proleter olur mu? O tavşandır yani. Tavşanın kapasitesi bellidir, akıl kullanma zekâsı ona göredir. Havuç bulmaya odaklıdır filan, üremeye odaklıdır, toprağı kazmaya. Kendi kategorilerini ona empoze edemezsin. “Şahinlere başkaldır' filan gibi bir şey yaptıramazsın. Anlatamazsın, kapasitesi yok. İnsanın da belirli bir temel akıl sistemi var. Nasıl yetişkin bir insan 50 kilodan 150 kiloya kadardır. 5000 bin kiloluk insan gördünüz mü? İnsanın belli kapasitesi var. İnsanı bu kapasitesiyle tanıyacaksınız.  Bu bir temel yapıdır. Yapının özellikleri bellidir. 
Lidere tapınır, siyasal anlamda. Temel bencilliği vardır, temel günahlar vardır, öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın, aldatmayacaksın falan gibi, bunlar üzerine döner. Bu insanın temel yapısıdır. Bunu genetik deyip kaldırıp atmak çocukçanın ötesinde bir şey. Genetik dediğim şey bu işte, temel yapı… Tavşanı genetiği nasıl o yapıyorsa, senin insan olarak özelliklerini de genetiğin belirliyor. Sen genetiği şeytan gibi görüyorsan, senin ideolojine karşı bir şey görüyorsan, nasıl dinciler evrimi öyle görüyorsa, yaratılış düşüncesine karşı çünkü genetik deyince neden solcular böyle oluyor? Çünkü kendileri insanın Tanrısı olmak istiyorlar.  
Küçük burjuvaya gelince, küçük burjuva kültür alanında o kadar boş bir kavram ki genetiğin yanında lafı bile edilmez. Genetik bilimsel bir kavram, elektron mikroskobuyla kromozom görülebiliyor, hangi DNA'nın hangi hastalığa yol açtığı, hangi bozukluğu ne şekilde iyileştirebildiğini görüyorsun ve gösteriyorsun. Ama küçük burjuva ne? Sen olumsuz olan tüm özelliklere bir ideoloji gereği, bir dogma gereği küçük burjuvalık diyorsun, ama bir sürü olumlu özelliğin de küçük burjuvadan geliyor? Yani diyelim işçiyi anlatmadın bir kitabında, illa kötü bir insan mı olacak kahramanın? O zaman otomatikman hep sen yoz değerleri anlatıyorsun, çünkü küçük burjuvasın. 

Ubeydullah: B. Sadık Hoca tam da böyle söylemiyor aslında.

K. Arslanoğlu: O şöyle der, bak sana söyleyeyim, insan kötüyse küçük burjuva yönü hâkimdir, iyiyse işçileşir. Sonunda bu görüş buna dayanır. Oysa gerçek hayatta? Birçok iyi işi, birçok sosyalist devrimi küçük burjuvalar yapmıştır. Bütün bu klişeleri silip yeniden ele almak lazım. 

İlgili Haberler

ABC Forum

Leyla Civil | 'Karanlık ve Mavi'

ABC Forum

Berk Yüksel yazdı...

ABC Forum

Berk Yüksel yazdı...

ABC Forum

Ali Koç başkan, peki şampiyon kim?

ABC Forum

Ali Koç FETÖ iddialarına cevap verdi

ABC Forum

Engeli nasıl aştık?

ABC Forum

Cumhurbaşkanlığı seçimleri aday kriterleri

ABC Forum

'Hesap vereceksin tetikçi Küçük'

ABC Forum

Şuraya Bir 'Afrin' Çizelim - “Bordo Bereliler 2 Afrin'

ABC Forum

Zübükler…

ABC Forum

Kadınlar Günü...

ABC Forum

Bir Toplumsal Fenomen Olarak; Müslüm Gürses