YAZARLAR

Tüm Yazıları Gaffar Yakınca

Sultan Hanımın kerameti

06.02.2017 07:30

Ertuğrul, Osman, Orhan, Murat gibi muhteşem bir silsile ile tarih sahnesine çıkan Kayı Boyunun iki-üç yüz yıl sonra yavaş yavaş başlayan çürümesi, onu sonunda perdesi Duyun-u Umumiye, Abdulhamit ve Vahidettin tarafından kapatılan kokuşmuş bir sultaya dönüştürdü. Son padişah Vahideddin Efendinin koşar adım, Aziz George, Aziz Patrick ve Aziz Andrewun haçlarından müteşekkil Birtanya bayrağının gölgesine kaçıvermesi aslında gayet haysiyetli köklere sahip olan bu ailenin yaşadığı belki de en vahim, en acınası durumdu. Fakat heyhat, tarihin cilvesi bitmiyor; gördük ki Osmanoğulları, vatanı satıp üç haçlı bayrak gölgesine sığınmaktan bile rezilce hallere düşecekmiş.

Mensubu olduğu aileye bu zilleti yaşatmak, hanedanın bilmem kaçıncı göbekten torunu bilmem ne sultan hazretlerine düştü. İsmini anmaya lüzum görmüyorum, sonuçta son iki yüz yılını yirmi küsur milyon kilometrekarelik bir ülkeyi talan ederek zevk-ü sefa içinde tohumlarını oraya buraya saçan adamların binlerce, hatta belki onbinlerce torunundan biridir. Fütursuzca oraya buraya saçılmış tohumlardan birinden çıkmış olması dışında da bir kerameti yoktur.

Hanımefendi, kurduğu internet dükkanı vasıtası ile terlik, peştemal, hamam tası falan satıyormuş. Allah rızkını bol etsin. Nesebi bir kavruk Yörük kabilesine ve yahut bir kaçkın Ermeni köylüsüne dayanan baldırı çıplak adamların, hallerine bakmadan arabalarının arka camına Kanuni tuğrası işlettiği bir devirden geçiyoruz. Ayağına Mehmedin çizmesini takanın kendini Fatih, kıçına Kösemin donunu geçirenin sultan gibi hissettiği bir devirdir bu. Hanımefendinin Çin promosyon fuarında tanesi iki dolardan sipariş etitği dandik oyuncaklar mutlaka bol bol alıcı bulacaktır.

İyi de bizim bir insanın ticaretiyle işimiz ne? Efendim, konumuz bu ticaret kısmı değil zaten. İster nenesinin donunu satsın, ister babasının kemiğini, alan razı veren razı, bize ne?

Asıl sorun hanımefendinin yeni bir Nagehan Alçı olarak sivrilen karakteri ile ilgili. Öncelikle şunu belirteyim, kendisini Nagehandan biraz daha bön ve daha sevimli buluyorum. Çünkü, bir yanıyla bir tür eski zaman karikatürü gibidir ve bazı unuttuğumuz hislerimizi gıdıklayarak bizi az çok eğlendirebilir. Ama, bundan daha mühim olan bir tarafı vardır ki kesinlikle ciddiye almamız gerekir. Nasıl ki Nagehanın saçmalıklarına gülüp geçemiyorsak, bu hanım sultanı da boşveremeyiz. Bu diğer taraf basbayağı politik bir boyuta işaret etmektedir. İlk bakışta akıldan noksan bir İbiş görüntüsü veren bu insanlar konuştukça kendine medyada yer bulmakta, yer buldukça daha çok konuşmakta ve her konuşmalarıyla arzu edilen Yeni Düzene kan taşımaktadır.

Böylesi tipler eskiden de ülke gündemine oturabilirlerdi. Ancak bu sadece birinci yönleri ile mümkün olabilirdi. Hasan Mezarcının bir mizah malzemesi olarak ana haber bültenlerinde kullanıldığı zamanları anımsayın. Aynı zamanlarda Kadir Mısıroğlu, tavus kuşundan hallice kılığı ile Barbaros Bulvarında salınan, kimselerin ciddiye almadığı bir hokkabazdı. Oysa bugün, fikir ve siyaset dünyamızın kalitesi o denli düşmüş durumda ki, geçmişin düşüklerini birer kanaat önderi gibi izlemek zorunda kalıyoruz.

Tarih mi, bireylerin dramları mı?

Öyle sanıyorum ki tarihsel olayları anlamamızın önündeki en büyük engellerden biri insan boyutunu görme hastalığıdır. Dikkat edin, görmeme demiyorum, insan boyutunu görme hastalığı diyorum. Olguları ve olayları tarihsel bağlamından kopararak, sosyal çerçevesi ile hiç bir ilişki kurmadan, salt bireysel ilişkiler olarak açıklama veya böyle sunma hastalığını söylüyorum. Tarihin, sınıfların savaşım sahnesi olduğunu kim tartışabilir? Devletlerin, orduların, büyük ticari güçlerin ve benzerlerinin hep bir tarihsel süreklilik içinde ortaya çıktığına, büyük adamların da küçük adamların da en önce içine doğdukları toplumun bir sonucu olduğuna kim itiraz edebilir?

Ama maşallah, artık akademiden ziyade TV dizilerinde ve uyduruk romanlarda vücut bulan tarih yazımı, olayları bize bir grup kadın ve erkeğin ilişkilerinden ibaretmiş gibi sunmakta pek yetenekli. Savaşlar, devrimler, toplumsal felaketler, büyük alt üst oluşlar…. Hepsi aslında ters giden bir evliliğin, hırstan gözü dönmüş bir vezirin veya kardeşini kıskanan bir prensin eseridir. Ne siyasi olguların, ne sınıf çatışmalarının, ne de dinlerin, ideolojilerin bu işte bir payı yoktur!

Televizyoncuların günahını almayalım, akademinin tarihçileri de onlardan pek iyi durumda sayılmaz. Artık maksadını aşarak post modern bir burun kurcalamacılığa dönüşmüş olan mikro tarihçilik, parmağını en derinlere sokup oradaki her tür tatakla uğraşmaktan, burnun da yüzün de vücudun da varlığını unutmuş durumda. Adı sanı belli koca koca tarihçiler Osmanlı Hanedanıdan söz ederken sanki gadre uğramış talihsiz bir aileden bahsediyor gibiler. Sultanların, padişahların, soyluların kişisel dramları bitmek bilmiyor. Anlatılanların hepsi doğrudur, tamam, ama tarih bu değildir ki. Mikro tarihçilik ve onun edebiyata, sinemaya, televizyona yansımaları artık şuurumuzu iğfal eden bir tuzak haline gelmiş durumda.

Mustafa Kemal, kişisel garezi olduğu için mi Osmanoğlu ailesini sürgüne göndermiş? Cumhuriyetin Abdulhamitle derdi onun şahsi mallarını mı iç etmekmiş? Hilafetin kaldırılması TBMMdekilerin şöhret olma arzusundan dolayı mıymış? Böyle saçmalık olur mu?

Objektif koşullar ve tuhaf bir Abdulhamid hikayesi

Devletlerin öyküsü aile dramalarından öte bir olgudur. Her devlet kendi siyasi ve coğrafi koşulları içinde doğar, var olur ve ölür. Osmanlının durumu da budur. Artık yaşamasının olanaksız hale geldiği bir ortamda tarih sahnesini terk etmiş, millet kendi iradesi ile kendine yeni ve bağımsız bir devlet kurmuştur. Ancak o yeni devletin kuruluşu da yine belirli tarihsel koşullar altında cereyan etmiştir. Örneğin Misak-ı Millide yer alan bazı topraklardan vaz geçilmiş, Osmanlı Devletinden kalan borçlar kabul edilmiştir. Yani milletin kazandığı muhteşem zaferin de bir sınırı vardır. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu da belirli bir tarihsel süreklilik içinde gerçekleşmiştir, kopuşun ölçüleri bellidir. Devlet başkanları veya hükümdarlar bir miktar koşulları belirleme gücüne sahip olsalar da ciddi bir oranda da koşullara bağımlıdırlar. Atatürk gibi başarılı devlet adamların temel özelliği koşulları ülke lehine kullanabilmeleridir.

Aynısı, örneğin Abdulhamit için de geçerlidir. Zaman zaman başarılı hamleler yapmış olmakla beraber toplamda başarısız bir hükümdar olmuştur. Yönetim zihniyeti, değişen koşullara uyum sağlayamamıştır. Ama bakın bugün TRT bir Abdulhamit belgeseli yapıyor, adamın badem gözlerini dinlemekten bitap düşüyoruz. Sanki Cumhuriyetin haksız yere itibarsızlaştırdığı bir Büyük Babaya borç ödeniyor gibi, bir yandan islamcıların kullanmakta pek mahir oldukları bir mağduriyet dili, öbür yandan türedi tarihçilerin yapış yapış övgüleri; deyim yerindeyse sultan küllerinden yeniden yaratılıyor. Belgeselin adını da utanıp arlanmadan Üç kıtanın son sultanı koymuşlar. Kim kaybetmiş peki bu üç kıtayı? Tıpkı AKPnin her fenalığı CHPye bağlaması gibi, bu fantastik uydurukçular da her tür başarısızlığı devleti yönetene değil de ona muhalefet edene bağlıyorlar. İnanılır gibi değil.

Osmanoğluna itibar halka hakarettir

İddiaların ve tartışmaların akıl dışılığı görmek için çok derin bir tarih bilgisine sahip olmaya gerek yok. Sadece cumhuriyet ile monarşi arasındaki farkı bilmek bile saçmalığı görmek için yeterlidir ki gözden kaçırılmak istenen en önemli nokta da budur. O nokta şudur: Abdulhamit ya da diğer Osmanlı padişahları için halk tebadır, yani padişahın malı, onun kuludur. Canı, malı, ırzı, herşeyi padişaha helaldir. Aynı insanlar cumhuriyet rejimi altında vatandaş hüvviyeti kazanırlar. Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınır. İdareyi kendi oyları ile belirlerler. Hal böyle iken nasıl olur da cumhuriyetin ilanı ve hanedanın kapı dışarı edilmesi alelade bir değişim ya da politik zorlama ve hatta bir zulüm olarak görülebilir?

Evet, Osmanoğlu ailesine durduk yere hakaret etmek veya bütün felaketlerin sebebi gibi göstermek haksızlıktır.  Ancak şu kısım unutulmamalıdır: Türkiye Cumhuriyeti, halkımızı çok ağır bir zilletten kurtaran bir devrim sayesinde kurulmuştur. Bu devrim sadece emperyalistlere değil aynı zamanda onların işbirlikçilerine, en başta da Osmanoğlu ailesine karşı yapılmış bir devrimdir. Osmanoğlullarının daveti ile yurda giren Yunan çizmeleri Bursada Orhan Gazinin sandukasını tekmelerken, onun onurunu koruma işi de Cumhuriyetçilere kalmıştır. Dolayısı ile şunu söylesek abartmış olmayız: bugün Osmanoğluna itibar devşirmeye çalışan her çaba doğrudan halkın özgürlüğüne ve izzeti nefise yönelik bir hakarettir.

Bütün bu olanlar yeni düzenin tesis edilmesi arzusu ile ilgildiir. Yeni bir Türkiye kurmaya çalışıyorlar. Tek bir adamın herşeye egemen olduğu bir Türkiye. Bu, Osmanlı Devletinden bile geri bir düzendir, sadece adı padişahlık değildir. Bütün bu Osmanlı pazarlamaları da işte bu yeni Türkiyeyi allayıp pullama maksadının ürünüdür. İkide bir ortalara salınan sultan hanımlar, veliaht beyler falan hepsi artık tarih şuurunu neredeyse hepten kaybetmiş olan topluma uyduruk bir asrı saadet fikri aşılamak için orta yere sürülmektedir. Osmanlı ailesinin bakiyeleri ile başkanlık heveslileri aslında aynı davulu çalmaktadır. Halk için bu davulun gürültüsünü bastırmak bir bağımsızlık ve haysiyet görevidir.

Eğitim