26 Şubat 2020 Çarsamba

‘Bir meri keklik gibi…’ Enver Gökçe

TRT’nin, 1980’de Seyranbağları Huzurevi’nde çektiği bir programda onu görünce, dehşetle şaşırmıştım! Şiirler okudu, hayatından söz etti… O, tanıdığım ilk şairlerimden biriydi ve vazgeçilmezimdi. O’na sevgim, saygım öylesine büyüktü ki, daha 70’li yıllarda ezberimde pek çok şiiri vardı…

İzmir Konak’ta, şimdiki merkez bankası binası inşaat halindeyken, duvarının dibinde kitapçı dolapları vardı. Pek çok siyasi grubun (fraksiyonun) kitap sattığı sacdan dolaplardı bunlar. SGK binasından, İzmir Büyükşehir Belediyesi binasının olduğu yere kadar (ki o zamanlar bütün bu yapılar inşaatı tamamlanmamış kara binalardı) sıra sıra dizilmişlerdi cadde boyunca. O kitapçı dolaplarında sergi açanlardan biri de bendim. O yıllarda bağlı olduğum siyasi grubun sergisini açar, kitaplar satardım, yıl 1977-78’di. “Dost Dost İlle Kavga” adlı kitabı 1973’te yayınlanmasına karşın halâ çok satanlardandı. Ben de sergiye gelen her kitap alıcısına mutlaka o kitaptan dizeler okur ve heyecanla önerirdim.

Sonra 1977’de “Panzerler Üstümüze Kalkar” adlı ikinci kitabı çıkageldi, benim için büyük mutluluktu. Fakat yeni bir tarzı vardı bu şiirlerin… O yıllarda Ali Yüce’nin “boncuk şiir” dediği tarza yakın; dizelerin değil de sözcüklerin alt alt yazılışıyla oluşmuş şiirlerdi ve yepyeni şeyler söylüyordu bizim için…

Erzincan Kemaliye’de doğdu (1920), Eğin Türküleri’nin içinde büyüdü ve şiirlerini, o türkülerin ateşinde iki kere su vererek dövdü. Yapısı sağlam, gelenekle bağları güçlü fakat gelenekten bağımsız şiirler yazdı… Şiirlerini kurduğu Kemaliye’den bir kış günü başlayan göçlerini ve o günlerin Ankara’sını şöyle anlatacaktı sonradan; “… Ankara’ya gelişimiz çok soğuk, hemen hemen kışın yeni başladığı zamana rastlar. O zaman dokuz yaşındaydım. Yağmurlu bir günde köyden ayrıldık. (…)Uzun bir yolculuktan sonra, on bir günde Ankara’ya gelebildik. Ankara yeni kurulan, on beş bin nüfuslu küçük bir kasaba görünümündeydi. Şehir bugünkü Ulus ve Ulus’taki heykel çevresinde ve Samanpazarı denen yer etrafında, Ankara Kalesi’nin çevresinde toplanıyordu. Bundan böyle burada yaşayacaktık…”

Her ne kadar “1940 Toplumcu Şairler” kuşağından sayılsa da, aslında O, halk şiir geleneğini derinden kavramış, gelenekle bağlarını güçlendirdikçe, onu devrimci bir tarzda dönüştürmeyi başarmış özgün bir şairdi. Bu yanıyla, serbest nazımdan da, Orhan Veli, Oktay Rıfat, Melih Cevdet’in temsilcisi olduğu Garip şiir akımından da çok uzak, kendine özgü bir şiir dünyası kurmuştu. Hatta o yıllarda bu şiir kanatlarıyla, aralarındaki ayrılığa ve mücadeleye ilişkin, 1981 Mayıs’ında Seyranbağları Huzurevi’nde kendisini ilk kez ziyaret etiğimde bana anlattıklarının benzerini, sonrasında kaleme alacak ve şöyle söyleyecekti:

“… O gün iki şey vardı ortada benim için; bir yanda Garip’in hasta sanat anlayışı ve diğer yanda dinamik halk edebiyatının yüzü. Bunlar karşı karşıya getirilince ben elbette ki kendi sınıfımdan gelme halk ozanlarından taraftım… Biz tavrımızı belirlemiştik. 945 yılında yani Garip’çilerin edebiyatımıza egemen oldukları bir çağda dergi yayınlamaya ihtiyaç duymuştuk (…) Orhan Veli ve arkadaşları o zaman devrimci şiirleri yoksayan ve yozlaştıran bir çalışma içindeydi. Ve bu sebeple biz Ant çevresinde, küçük bir topluluk da olsak, devrimci sanat sorumluluğunu üstlenmiştik(…) Bu anti-faşist ve devrimci bir gençlik ve onun devrimci sanatı etrafında yeni bir akımın mümessili toplumcu sanatı ortaya çıkarmayı amaçlayan gençlerdik denebilir (…)Bizim varlığımız aslında önemsizdi, küçüktü, ama doğruydu. Biz bu doğrudan dolayı bir aradaydık…”

Yetiştiği çevrenin bu direngen tavrını, dilsel özelliklerini, mücadele azmini, Eğin Türküleri’nin can yakan ezgisini ve halk deyişlerinin gücünü sırtlanarak; toplumsal düzenin yozluğu, dönemin zalimliği üstünden acılı insanları anlatan şiirler yazdı. Çoğu zaman şiir kahramanları “Hasittir” çekilmiş insanlardı:

“Ben gider oldum/ Kardaşlar/ Ve de /Kız kardaşlar/ Ben gider oldum./ Gayri/ Haram bana/ Bu toprak damlar/ Bu ağaçlar/ Bu taşlar bana./ Apat dediğin/ Şişirilmiş oto lastiği/ Ve birkaç/ Tahtadan ibaret/ Bir saldır./ Suda yüzer./ Oğul, uşak, bir de karım/ Kurt bana/ Hasittir çeker/ Kuş bana/ Yılan bana/ Hasittir çeker / Çiyan bana/ Lan kardaş/ Bu nasıl yara/ Kanar her yerimden./ Döğülmüşüm/ Süğülmüşüm/ Koğulmuş./ Siktir çekilmişim yani/ Kendi öz yurdumda./ Bir meri keklik gibi/ Çeker giderim…”

40’lı yıllarda, şiirle ve devrimci düşüncelerle daha da iç içedir artık. Ceyhun Atuf Kansu, Niyazi Akıncıoğlu, Arif (Barikat) Damar, en yakın arkadaşlarıdır. Halkevi’nin yayın organı olan “Ülkü”de çalışmaya başlar. Dergiyi Ahmet Kutsi Tecer yönetmektedir. Bir yandan da, sırtını dayadığı geleneksel şiirimizi dönüştürerek yeni şiirler yazmayı sürdürür. Bu aradaAnt’da yayınlanan Köylülerime adlı şiirini;

“Anamız birdir, aynı memeden emmişiz dostlar./ Kan kardeşiz, sizlere kanım kaynıyor./ Sizlerle beraber herk ettik toprağı,/ Beraber yattık hapiste, beraber teskere aldı/ Ve maniler yaktık hasret için;/ Gülemediysek de boş verdik beraber…/ Halay mı çekmedik kol kola,/Horon mu tepmedik diz dize,/ Çepken mi vermedik rüzgâra?/ Koyun koyuna yattık toprak duvarlarda/ Sıtmayla, sığırla, davarlarla…/ Daha da yatarız dostlarım daha da…/ Gün gelirse eğer/ Halay çeker, türkü söyler gibi yan yana/ Mavzer mavzere verip de/ Düşmana kurşun da atarız./ Sizlere kanım kaynıyor, yabancı değilsiniz bana…”  Ahmet Kutsi Tecer görür ve beğenmez…

Sonradan şöyle söyleyecektir; “Benim şiiri bırakarak düzyazı yazmam istendi. Ben de o zaman, Ahmet Kutsi Tecer‘e”ben daha kötüsünü de yazarım” diye güya esprili olarak cevap verdim…”

Üniversite yılları, ırkçı/Turancı gruplarla mücadele içinde geçer. Turancıların bir saldırısında o ve kimi devrimciler tutuklanır, üç ay hapis yatar, aklanır. O yıllarda “Görüş Günü” adlı ünlü şiirini yazar; “Bugün görüş günümüz/ Dost kardeş bir arada/ Telden tele/ Mendil salla el salla/ Merhaba! / İzin olsun hapishane içinde / Seni/ Senden sormalara doyamam/ Yarım döner cıgaranın ateşi/ Gitme dayanamam…”

Üniversite biter. Kadırga Öğrenci Yurdu’nda 1950 yılında yönetici olarak işe başlar. Ve siyasal tarihimizde “51 tevkifatı” olarak bilinen davada Türkiye Komünist Partisi üyesi olmaktan tutuklanır. En uzun ceza alanlardan biri olarak, yedi yıl hapislik(1951-1958) ve ardından iki buçuk yıl Çorum’da sürgün yaşar, yaşam koşulları çok ağırdır! Bir yolunu bulup Ankara’ya, oradan da İstanbul’a gelir.

Turan Emeksiz’in Beyazıt Meydanı’nda katledilmesinin ardından, Demokrat Parti faşizmi, içinde O’nun da olduğu pek çok devrimciyi İstanbul’dan “tehcir”e zorunlu kılar. O Erzincan’ı tercih eder ve köyüne (Çit) yerleşir. 1960 İhtilali sonrasında yeniden Ankara’ya döner. Sağlığı kötüdür, Bulgaristan’a tedavi için gitse de pek bir sonuç alamaz. Ankara Seyranbağları Huzurevi’ne yerleşir. Orada “huzurlu olduğunu!” söylemişti…

O’nu ikinci ziyaretim, sevgili Ümit Yaşar Işıkhan’la yine bu Huzurevi’nde oldu. O küçücük odasında Neruda çevrileri yapıyordu. İlk defa yarasını gösterdi; dizinin arkasında ve ayaklarında tuhaf bir yaraydı bu. 51 Tevkifatı’nda iki yılı aşkın kaldığı İstanbul Siyasi Şube’nin bir “armağanı” olarak, O’na hâlâ çok acı veriyordu; “bu beni götürür” demişti. Ölümünden dört ay önce (1981 Temmuz’da) gerçekleşen o son ziyaretimizde çok şeyden konuşmuştuk; Yusuf ile Balaban Destanı’ndan, Ahmed Arif’le ilişkisinden (ithamlarından demek belki daha doğru olur), PabloNeruda çevirilerinden, çocukluğu, mahpusluğu, köyünde geçirdiği zamanlarından… Sonra hiç dinmeyen ayak ağrıları ve ayaklarındaki üşümeden… Ayrılırken O’na annemin öreceği bir çift yün çorabıAralık’tagetirme sözü verdim, fakat O 1981 Kasım’ında 61 yaşında aramızdan ayrıldı ve o çorabı yazık ki hiç ulaştıramadım… Halâ içimde yaradır… Enver Gökçe; cefalı şairim! “Ölümün adı hep kalleş olacak bundan böyle!