Türkiye için Ortadoğu’da çıpa ihtiyacı

İkinci Dünya Savaşı bittiğinden beri Ortadoğu siyaseti, zeminin kayganlığı ve dengelerin/ittifakların hızlı değişimiyle bilinir. Vekâlet savaşı olarak adlandırılan çok taraflı çatışma dönemlerinde değişimin hızı büsbütün artar.

1975-90 arasındaki Lübnan iç savaşı bunun çarpıcı bir örneğiydi. Yerel aktörler arasındaki çatışma/işbirliği salınımı baş döndürücüydü. Onlar kadar sık olmasa da, İsrail ve Suriye gibi bölgesel aktörler de defalarca pozisyon değiştirdi.

En geri planda ise ABD ve Sovyetler Birliği gibi küresel aktörler vardı. Stratejileri daha oturmuş ve pozisyonları değişime daha dirençli olmakla birlikte bunların da politikalarında sık sık “ayarlama” yapmaları gerekiyordu (ABD’nin 1983’te Lübnan’dan askerlerini çekmeye bir anda karar vermek zorunda kalması gibi).

2011’den beri Suriye’nin maruz kaldığı saldırganlık da bir vekâlet savaşı başlatmış olması bakımından yerel, bölgesel ve küresel güçler açısından Lübnan iç savaşındakine benzer bir manzara doğurdu.

Bu karmaşık manzara Filistin sorunu, enerji rekabeti, İran-S.Arabistan husumeti gibi meselelerden ötürü zaten büyük bir istikrarsızlık havzası olan, özellikle de radikal İslamcı terörizmin küreselleşmesi örneğinde görüldüğü üzere sürekli çatışma üreten Ortadoğu’yu büsbütün bir belirsizlik girdabına soktu.

****

Son yıllardaki gelişmeleri hızlıca hatırlamak yeterli. Suriye’de başta aynı cephede yer alan Türkiye-Katar ikilisiyle başını Suudi Arabistan’ın çektiği diğer Körfez rejimlerinin arasının 2013’te Mısır’daki darbeden itibaren bozulmasının ardından, Katar’a Suudi liderliğindeki Körfez cephesi 2017’de abluka uygulamaya başladı.  

Katar ise Suriye’de karşı saflarda yer aldığı İran’la görece yakınlaşmaya başladı. Beri yanda AKP hükümeti, Suriye’de karşı safında yer alan Rusya ve İran’la iç çelişkileri güçlü bir işbirliği (Astana süreci) içindeydi. Trump yönetimindeki ABD ise, Obama döneminden tamamen farklı olarak 2017 başından itibaren İran’a karşı yalıtmacı ve düşmanca bir tutum takındı.

S.Arabistan kısa süre önce Suriye’deki YPG ile ilişkisini güçlendirdi. Katar-Türkiye ikilisine yakın bir siyaset izleyen Sudan’ın devlet başkanı Ömer El Beşir iki hafta önce bir manevra yaparak Şam’ı ziyaret etti (böylece 2011’den beri Şam’ı ziyaret eden ilk Arap Birliği üyesi ülke lideri oldu). Ardından Trump’ın beklenmedik Amerikan askerlerini Suriye’den çekme kararı geldi.

Bir diğer beklenmedik gelişme ise çok taze: AKP hükümetinin, yerel seçimi de gözeterek askeri müdahalede bulunmayı değerlendirdiği Münbic’e Suriye ordusu çatışmasız bir biçimde girerek bu satırlar kaleme alındığı sırada Erdoğan’ın planlarını zora sokmuşa benziyor. Henüz netlik kazanmamış olsa da, olası bir Şam-YPG uzlaşmasını gündeme getiren bu son gelişme bir diğer hızlı manevracının da YPG olduğuna işaret ediyor.

****

2011’den beri Suriye savaşı temelinde şekillenen kaypak zeminde kalıcı olmayı başaran az sayıdaki eksenden biri Türkiye ve Katar arasında. Bunun pragmatik sebepleri olduğu kadar ideolojik bir temeli de var. Katar İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler) örgütlenmesinin ve o çizgiye yakın Hamas’ın destekçisi. AKP’yi de İhvan’ın Türkiye şubesi olarak tanımlamak mümkün (parti kadrolarının bunun farkında olup olmaması önemsiz bir ayrıntıdır).

AKP rejimi ile Katar arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkiler her geçen gün Katar’ın lehine asimetrik bir hal alıyor. 80 milyonluk Türkiye, gücünün tek kaynağı gaz rezervleri olan 3 milyonluk Katar’ın peşine takılmış durumda.

Katar sermayesinin Türkiye’deki yatırımları (dolayısıyla nüfuzu) artıyor, lüks uçak hediye edilmesi gibi vakalar Türkiye’yi yönetenlerin Katar’a angajmanını güçlendiriyor, 2019’da daha da ağırlaşacak olan ekonomik kriz ortamında bu ülkeden gelen/gelecek destek (Katar Emiri Tamim Bin Hamad Ağustos ayında Türkiye’ye 15 milyar dolarlık doğrudan yatırım yapılacağını açıklamıştı) Hamad rejimiyle olan rabıtasını AKP için vazgeçilmez hale getiriyor.

****

Ortadoğu’da zeminin kayganlığı Türkiye’nin bir çıpaya ihtiyacı olmadığı anlamına gelmiyor. Bu doğrultuda önemli bir proje CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu tarafından 24 Haziran seçimleri öncesinde dile getirilmişti. Mayıs sonu – Haziran başında yaptığı bir dizi açıklamada Kılıçdaroğlu, CHP iktidarında Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ın katılımıyla Ortadoğu Barış ve İşbirliği Teşkilatı’nın (OBİT) kurulacağını vaat etti.

Gerek 24 Haziran seçim sonuçları, gerekse memleketin girmiş bulunduğu yerel seçim sathı maili bakımından OBİT projesi gündemde hak ettiği yeri alamadı. Üç komşusuyla kuracağı bir uluslararası örgütün, Türkiye’nin Ortadoğu’nun kaygan zeminindeki çıpa ihtiyacını karşılamaya yönelik şu ana kadarki en somut ve en rasyonel, hatta bu özellikleri haiz yegâne siyasi proje olduğu ise aşikâr.

2018 sonu itibariyle topraklarının tamamına yakınında egemenliğini yeniden sağlamış olan ve ülkesini terk etmeyen yurttaşlarının büyük kısmının desteğine sahip bulunan Suriye Arap Cumhuriyeti’ne düşmanlık takıntısını bırakması halinde Ankara’nın Şam, Bağdat ve Tahran ile –Suriye’nin ulusal bütünlüğü başta olmak üzere– pek çok uzlaşma zemini oluşturma potansiyeli yüksek.

Ancak Katar’ın yörüngesine girmiş, İhvan enternasyonalizmi iddiasını terk etmemekte ısrar eden, dahası Suriye’nin kuzeyindeki belli başlı toprak parçalarında, ÖSO adı altında bir araya getirdiği cihatçı örgütlere şeriatçı devletçikler kurdurma niyetine sahip AKP rejiminin Şam’la ilişkileri onarma arayışına girip girmeyeceği belirsiz. 

****

Türkiye’nin üç komşusuyla coğrafi ortaklık temelinde kuracağı ve önce ekonomik, ardından siyasi işbirliğini güçlendirme potansiyelini barındıracak olan böylesi bir örgüt, Soğuk Savaş koşullarında yükselen Nasırcı Arap milliyetçiliğine karşı İran ve Irak’la kurulan Batı yanlısı Bağdat Paktı’ndan (sonradan CENTO) bütünüyle farklı bir amaca hizmet edecektir.

1950’lerdeki örgütlenme, Ortadoğu’da Sovyet nüfuzunun yayılmasına karşı Batı kampının çıkarlarına hizmet eden bir girişimdi. Tasavvur ettiğimiz örgütlenme ise tam tersine, Kılıçdaroğlu’nun 6 Haziran’daki bir toplantıda kullandığı ifadeyle “egemen güçlerin bölgede istediği gibi at oynatmasına izin vermeyecek” bir seçenektir. 

Mısır, S.Arabistan ve Katar gibi bölgesel güçlerin içinde yer almayacağı, ancak sonuçları itibariyle Türkiye’nin Mısır-S.Arabistan ekseniyle ilişkilerini düzeltecek, Katar’la da daha simetrik bir ilişki modeline geçmesini sağlayacak olan bu örgütlenme, Erken Cumhuriyet döneminin ferasetli Ortadoğu politikasının günümüze uyarlanması anlamına da gelecektir.   

YAZARLAR