YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Kişiler, klikler değil halkçılaşma siyaseti

07.07.2018 10:47

Her seçim sonrasında alışık olduğumuz üzere konumuz yine CHP. İktidar da memnun bundan. Bir değişim tartışması yürüyor. Fakat istediğimiz düzeyde bir değişim tartışması değil bu. Zaten iktidarı memnun eden de bu.

Önce şunu tekrar tekrar hatırlatayım. Türkiye bir olağan-demokratik rejim içinde yaşamıyor. Ve bu baskıcı rejim altında teslim olmamayı seçen yüzde 50’nin tek beklentisi, tek başarı kriteri seçimlerdeki sayısal performans değil. Bu kitle seçimlerde yenilmeye değil, hakkına sahip çıkılmamasına, oy verdiği partinin liderliğinin her seferinde kolayca teslim olmasına, iradesizliğine isyan ediyor. Bu nedenle başarı kriteri sadece seçim galibiyeti değil; “Biz bu kadar baskıya rağmen direniyorsak, teslim olmuyorsak siz de olmayın” çağrısı eşliğinde öncülük ve irade gösterme kabiliyeti. Milyonların tek kriteri “ne olursa olsun, kazanalım da” olsaydı; Gül formülüne böyle set çekilmezdi. Ama çekildi. Milyonlar için mesele sadece “Ne olursa olsun kazanalım” değil; “İrademize sahip çıkarak kazanalım”dır.

Türkiye muhalefetlerinde bugün ana sorun budur: öncüleşen, taşıdığı dip dalgayı büyütürken bu dalgayı ezdirmeyen, hakkını hukukunu yedirmeyen, toplumun arkasında ya da yanında gönül rahatlığıyla gidip “Yeniliyorsak da birlikte yenilelim” diyebileceği bir siyaset ya da somut irade, kararlılık yoktur. Bu saptama Kılıçdaroğlu ya da İnce ile ilişkili değildir sadece; sol-sosyalist partiler, hareketler dahil tüm muhalefet bu haldedir. Toplumun aşağıdan, kendiliğinden örgütlenmesini temel alan teoriler ve stratejiler elbette güzeldir, tamamlayıcı ve tabandan genişleticidir. Fakat baskı dönemlerinde toplum yanına, önüne, arkasına baktığında yalnız olmadığını görmek ister. İnce’nin seçim dönemi mitinglerindeki kabarma ya da dip dalga, tam da bu umudun yeniden açığa çıkmasıyla ilişkiliydi.

Dolayısıyla milyonlar kendini koruma, kendini bu fırtınadan en az hasarla çıkarma derdindedir bir yandan ve bu insanidir; fakat kendisini örgütleyen, sahip çıkacağını ve mücadelesini büyüteceğini düşündüğü parlama anlarında da kolaylıkla pasiflikten aktifliğe geçebilmektedir. Öyleyse, baskı dönemi olması, kitlelerin korkması değildir sorunumuz. Öncü, koruyan-kollayan ve genişleten bir siyasal iradenin yokluğudur.

Bu nedenle asıl tartışmayı gözden kaçırıp yine kişiler arası bir 'değişim' tartışmasına kapılmak hayal kırıklıklarını gidermeye yetmeyecek.

İnce’nin Hataları

Burada bir ara not açayım: Hiç tartışmasız Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibi yıllardır aynı iradesizlik içindedir ve başarısızdır. Ve yine seçim 'başarısı', rüzgarı açısından tartışmasız şekilde CHP liderliği İnce’nin hakkıdır. Dünyanın neresine giderseniz gidin 30 buçuk, 22 buçuktan büyüktür. Objektif bir gerçekliktir, bilimsel veridir. Tartışılacak tarafı yoktur.

Fakat bu kadar. Seçime kadar yükselttiği dalgayı, İnce seçimden sonraki 2 haftada bu denli geriye itmeseydi, seçim sonuçlarını neredeyse iktidardan daha fazla hatasız, meşru göstermeye çalışmasaydı; Türkiye’nin olağan, demokratik bir rejim olduğuna, kurumların buna göre çalıştığına, seçimlerin de 'nizami' yapıldığına iknaya çabalamasaydı, seçim gecesi ve sonrasındaki gri alanları ikna edici şekilde beyazlatsaydı, İnce önemli bir fırsattı... Değişim umudu yaratabilirdi.

Diyebilirsiniz ki ne yapacaktı, halkı sokağa mı çağırsaydı? Hayır, sözünü ettiğim bu değil. Söylenecek söz belliydi: “Ben tek başıma bu kadarını başardım; partimin il ve ilçe örgütlerini bu ruhla, bu enerjiyle yenileseydik, yenilenmiş parti örgütlerimiz bu kampanyayı bu sefer 40 günde değil, aylarca süren çalışmalarla tamamlasaydı, seçim güvenliğini rahatlıkla sağlayıp sandık sonuç tutanaklarını hemen elimizde toplayabilseydik bugün bu sonuçtan daha da ötesini görebilecektik. Demek ki şimdi bu hedef için CHP’de değişimi örgütleme vaktidir”. Şu bir dakikalık açıklama, bugün İnce’yi başka bir yere taşımış olacaktı.

Ama İnce, seçim öncesindeki politikleştirme kapasitesini seçim akşamından itibaren yitirmiş görünüyor. Bir kişinin politik kapasitesini bir gecede yitirmesi fikriyse bana gerçekçi görünmüyor. İnce, bu tuhaflığı açıklamak yerine, böyle bir politik hat çizip CHP’yle tanıştırdığı yeni milyonları CHP içinde örgütleyip tazeleyecek birleştirici bir stratejiye önderlik etmek yerine teslimiyeti tartışmasız hale getirmeye çalışıyor. Böyle yaptığı için de epey gergin, suçlayıcı. Çünkü kendisi de yaptığından rahatsız. Nedenini eminim yıllar sonra öğreneceğiz.

Dolayısıyla, evet seçim başarısı, sayısal göstergeler açısından tartışmasız olarak Kılıçdaroğlu karşısında İnce; ama asıl sorun, yani irade, kitleleri yüzüstü bırakmama, öncülük; hakkına, hukukuna sahip çıkma kapasitesi bakımından son iki haftada her iki siyasetçi de sınıfta kalmıştır. Milyonlar, bir oy için Yalova’da sandalye üstünde sabahlamış İnce’ye sahip çıktı seçime giderken. İnce bunu unutmakta; “Önümüze bakalım” demekte. Öyle değil, dip dalga yenilgi yüzünden değil. Yenilginin bu kadar kolayca kabul ettirilmeye çalışılmasından dolayı geri çekiliyor. Yani başta belirttiğimiz ana sorun; irade ve öncü eksikliği; yine yarı yolda bırakılmış hissi. Sonucu ise seçim döneminde politikleşen kitlelerin yeniden siyasetsizleşmesi oluyor. Kitleleri seçim dönemlerinde politikleştirmek başarı; ama asıl başarı, sonuç ne olursa olsun bu politikleşmiş kitleleri seçim sonrasında da aktif tutabilmekte, siyasal mücadeleye katabilmekte.

Kaldı ki şu anda bir iktidar stratejisi, toplumu yeniden örgütleme, iktidar denetiminden kopmaya hazır kesimleri kazanma yolları tartışılmıyor 'kurultay' sözü etrafında. Kadrolar, programlar, stratejiler değil kişiler tartışmasına sıkışılıyor. İnce’nin seçim öncesindeki kampanyasının en büyük zaafı 'kişiyi kişiyle yenme'ye olan aşırı inancıydı. “Erdoğan gibi bir lider çıkarırsak iş biter” şeklinde özetleyebiliriz bu inancı. İktidarı ve kurduğu yeni rejimi de hafife almak olur bu. Bu kadar basit değil. Şimdi aynı inanç; CHP Kurultayı için de geçerlileşiyor. Strateji tartışması yok, 'iktidara nasıl geliriz'in program tartışması yok, kadroları genişletme çabası yok; 'yarı yolda bırakıldık' hissindeki milyonları kazanma çizgisi yok, yine 'kişiyi kişiyle yenme' stratejisi sürüyor.

Kaldı ki CHP’nin bir umut, bir iktidar alternatifi olamamasının temelinde çok daha köklü sorunlar yatıyor. Örneğin, Kılıçdaroğlu etrafında kemikleşen klikler CHP içinde, belediyelerde iktidar hissini fazlasıyla tadıyor; bu tatmin onlara yetiyor. Daha fazlasına gerek yok, ufuk da yetmiyor. Mevcudu korumak tek endişeleri.

Önümüzde yerel seçim var. Hatırlayalım; son kurultayda Kılıçdaroğlu listesine oy veren delege ağırlığı, CHP’nin belediyelere sahip olduğu şehirlerdendi. Yani yerel iktidarı tadan ve bundan pay alan şehirlerden. Şimdi bir genel başkan değişikliği, bu şehirlerde önümüzdeki yerel seçimlerde aday değişiklikleri anlamına geliyor; yani yerel iktidarların ve ayrıcalıkların kaybı anlamına. Kurultay toplanmasına izin verirler mi gerçekten? Zor. "Aman huzurumuz kaçmasın” tutumu, onları Kılıçdaroğlu etrafında kenetliyor.

Ya 'değişim' açıklaması yapan belediye başkanlarına ya da bu seçimde aday gösterilmemiş milletvekillerine ne demeli? Yerel seçimde aday olacaklarını düşünselerdi ya da 24 Haziran’da yine vekil yapılsalardı yine böyle bayrak açarlar mıydı?

Umudunuzu kırmayayım ama buradan kısa vadede bir değişim çıkmaz.

Çare Halkçılaşma

Yapılacak olan, öncü iradeyi, halkçılaşma siyasetini inşa etmektir. Dip dalgayı yeni bir enerjiyle büyütmektir.

Halkçılaşma, halkın içinde, somut sorunlarına dokunarak, dayanışma ile çözümleri bugünden inşa ederek, toplumun kendisini örgütleme kapasitesini genişleterek, baskılar karşısında birliktelikleri büyüterek yeni bir dil, yeni bir “Biz” duygusu, yeni bir “siyaset hattı” inşa etmektir.

Politik dip dalganın moralsiz geri çekilişini yeni bir mecrada, dönüştürebildiğini gösteren bir moral havzasında toplayarak engellemektir. Seçim dönemlerinde açığa çıkan dip dalgayı ezdirmemek, bu dalgayı yeni bir dönüştürücü güç haline getirmek; enerjiyi somut, sıradan ve gündelik meselelere birlikte çareler üretmeye, dayanışmaya vermektir.

Halkçılaşma, seçim dönemlerinde “size şunu vereceğiz, bunu yapacağız” vaadi vermek değildir. Halkçılaşma, seçim dışı dönemlerden başlayarak bu sorunları somut olarak çözebilmek, bunu yaparken yanyana durabilmektir. Yeni bir sosyalleşme inşasıdır.

Halkçılaşma, kamunun kriz dinamikleriyle birlikte geri çekildiği ve daha da çekileceği her yerde 'Biz Varız' diyebilmektir. Okullara birlikte, dayanışma yoluyla kütüphane kurabilmektir; berbat edilen eğitim sistemine karşı, yoksul mahallelerde her hafta ücretsiz dersler verebilmektir, hekimlerin haftada bir gün sağlık taraması yapmasıdır, hayat pahalılığı ve zamlara karşı yerli üretim kooperatifleriyle halkı buluşturabilmektir.

“Önce yüzde 50’yi birlikte tutalım, sonra diğer yarıya sesleniriz” yanlış formüldür. Doğru strateji, diğer yarı olarak görülen geniş halk kesimlerine somut meseleler üstünden çözümlerle ulaşırken aynı zamanda bunun moraliyle, çözebileceğini göstererek buradaki yüzde 50’yi birleştirmek, birlikte tutmak ve örgütlemektir. “Çare sensin, kurtarıcı bekleme” diyerek içindeki potansiyelle somut, hayatın içinde, eyleyerek ve dönüştürerek buluşmasını sağlayabilmektir. Bir irade, bir öncü böyle şekillenir. Baskılara karşı birlik böyle sağlanır. Aksi halde öncüsüz toplum, yeniden “Ben mi kurtaracağım?” kabuğuna çekilir ve iktidar bloğu için asıl zafer bu olur.

Bunun adı yeni bir siyasi parti değil; bunun adı her fırsatta belirttiğimiz üzere, yeni bir siyasettir: Halkçılaşma siyaseti. Herkes bunu en iyi hangi partide, hangi kitle örgütünde, sendikada güçlendireceğini düşünüyorsa oradan başlatabilir. Ya da kendi imkanlarıyla yeni bir alan yaratabilir. Su akıp birleşeceği denizi bulacaktır.

Seçim, bu iktidara ve hukuksuzluklarına bir set çekme, dizginleme ve bunun yarattığı esneme içinde toplumsalı örgütleme fırsatıydı. Görüldü ve dip dalga yükseldi. Şimdi her iki görev yine iç içe. Siyasal baskılara karşı demokratik mücadeleyi, dayanışmayı güçlendirme ve aynı zamanda toplumsalı örgütleme, halkçılaşma görevi birliktedir. Biri olmadan, diğeri gerçekleşmeyecektir.


 

Eğitim