darbeicindedarbegif.gif


YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Saray rejiminde 9 Temmuz aşaması

14.07.2018 10:16

Saray rejimi yeni kurulmadı. Yıllara dayalı bir yıkım ve inşa sürecinin ürünü. Sürecin gelişimini, niteliğini merak edenler, 2017’de çıkan Saray Rejimi kitabıma bakabilir.

Fakat 9 Temmuz Pazartesi günü ve sonrasında yaşadıklarımız yeni bir aşamayı temsil ediyor artık.

Türkiye’de rejim değişti. Yüz 50 yıldır süren demokratikleşme mücadelemizin merkezinde, devletin karar ve yönetim merkezini Saray’dan Meclis’e, tek kişiden halk egemenliğine kaydırma azim ve kararlılığı vardı. Meşrutiyet, 1920’de Ankara’da açılan Meclis ve saltanatın kaldırılmasını takiben cumhuriyetin ilanı bu mücadelenin dönüm noktalarıydı.

9 Temmuz, bu yüz 50 yıllık sürecin tersine çevrilmesinde ya da adlı adınca karşı devrimin tamamına erişinde yeni aşama. Egemenlik halktan tek kişiye, Meclis’ten Saray’a aktarıldı. Yüz 50 yıllık demokratikleşme geleneğimizde kazanım olarak yazacağımız ne varsa artık yok. 16 Nisan’da anayasası yapılan, 24’ünde ittifakları tamamlanan bir yeni rejimden söz ediyoruz. 9 Temmuz’da gerçekleştirilen törenler de yeni rejimin 'cumhuriyet parantezi'ni aşıp, geçmişle kendisi arasında bir tarihsel süreklilik ilişkisi varmış gibi gösterme ritüelleriyle donatıldı. Seçime kadar ittifak adı olan Cumhur’a da gerek kalmadı; Cumhurbaşkanı ifadesinden de Cumhur atıldı. “Başkan deyin” kaldı. Doğrusu bu. Bu rejimin hiçbir yerinde Cumhur yok.

Bundan sonrası Saray rejimi’nin deneme yanılma yöntemiyle yeni devlet düzenini örgütlemesine dayalı olacak. Tek kişilik kararnamelerle, devletin cumhuriyet dönemi örgütlenmesi tasfiye edilirken yeni devlet kurumları oluşturulacak ve bütün devlet/aygıtlar, doğrudan Saray etrafında, Saray’a bağlı olarak yeniden organize edilecek. Herkes ve her şey Saray’a bağlanacak; tutmadı mı; çıkar bir kararname, değiştir yine; tek kişinin özgürlüğü herkesin üstünde olacak.

Fakat tekrar edelim; bu otoriter sistem tek kişi egemenliğine dayalı olsa da, Saray rejimi bir ittifaklar düzeni ve meşruluğuna muhtaç, 'çoğunlukçu' görüntüsünü de buna dayandırıyor. İttifaklar sadece partiler arası ittifaklar değil; kaldı ki partiler arası ittifaklar da artık bildiğimiz anlamda, eski sistemdeki gibi, sahne önü ittifaklar/koalisyonlar değil. Tabloya bakın; MHP önce anayasa referandumunun önünü açtı, ardından erken seçim ilan ettirip aday da çıkarmayarak Erdoğan’ın bu yetkileri kullanmasının zeminini hazırladı ve bakanlık istemiyor; görünen iktidar paylaşımında değil, gerçek iktidar paylaşımında, devlet aygıtlarında pozisyon alıyor mesela. Yeni rejime göre.

Aynı şekilde, cumhuriyeti yıkıma götüren ne kadar otoriter eski rejim kuvveti varsa; bu yıkıma, geçmişte verdikleri katkıdan paylarını almak için, "geçmişte işçi sınıfını, sendikaları, örgütlü mücadeleleri, demokratik siyasetleri biz ezdik; mafya-tarikat-İslamist örgütlenmesinin önünü biz açtık” dercesine, 'vatan, millet, beka' söylemi etrafında, Saray etrafında pozisyon alıyor, onaylıyor ya da yaşananları normalleştiriyor. Bu bile, yeni dönemin karakteriyle ilgili önemli bir işaret. Devlet aygıtlarının partileştiği, partilerin devletleştiği bir karşılıklılık süreci bu. Eskinin otoriter, halksız kesimleriyle yeninin otoriter, halksız tutumlarının kaynaşma, erime noktasını, aygıtlar arası uzlaşma anahtarını ise Saray tutuyor.

Diğer yandan muhalefetlerin hali de ortada. Yeni rejim kabul edilmiş, içe sindirilmiş belli ki. Yeni rejim içinde majestelerinin muhalefeti görevine uygun yarı sessiz, gerisi bol sırıtmalı ve pişkin haller… Saray rejimi’nin muhalefeti de böyle oluyor. Maaşlar yatıyor; rantlar dönüyor; büyük belediyeler gitmesin de, “aman Ali Rıza Bey, huzurumuz kaçmasın da"; gerisi hikaye. Ne cumhuriyeti ne de halkı düşünüyorlar.

Buna karşın, ittifaklar siyaseti açısından bir başka gösterge, ilan edilen yeni bakanlık listesi. Bakanlar Kurulu demiyorum; çünkü Bakanlar Kurulu kaldırıldı ve bütün yetkileri tahmin edeceğiniz üzere tek kişiye, Saray’a devredildi. Yine de bu liste, yeni dönemin hem yıkım programı hem de ittifaklar düzeneğiyle ilgili çok şey anlatıyor.

Devletleşen Özel, Özelleşen Devlet

Yeni listede her şeyden önce Türkiye’nin yeni duvarı var. Yeni iktidar elitleri var artık; eski bakanların çocukları bakan seçiliyor; milletvekili yapılıyor. Dar bir zümreye mensupsan oralara yükselirsin; halk çocuklarına kapalıdır. Daha da ötesi, Erdoğan’ın damadı hazinenin ve maliyenin başına getiriliyor. Bu açıdan devletin kamusallık vasfının kaybını yeniden saptamak mümkün. Türkiye’de devlet özelleşiyor; kamusal niteliğini yitiriyor; aynı zamanda da dar bir zümrenin iktidar sahasına dönüşüyor. Şirketi olmayan, Amerika’dan diploması olmayan, bakan ya da üst düzey devlet yöneticisi tanıdığı olmayan milyonların, yönetici olma şansı yok. Dar zümre iktidarı, kamunun sonudur. Yaşıyoruz. Halkçılık, bu kilidi de açar.

İkincisi, yeni bakanlar listesi kamusallık değil işletme mantığına göre hazırlanmış. Yani programı piyasacı; özelci. Fakat bununla kalmıyor. Bu alanda özelleştirmeci, karlılık ve müşteri mantığıyla hareket eden ne kadar sektör temsilcisi varsa, kamu adına politika uygulama görevine getiriliyor. Eğitim, sağlık, turizm başta olmak üzere. Erdoğan seçimden önce şehir hastanelerinin 'müşteri' sayısını arttıracaklarını ilan etmişti. Anahtar sözcük, müşteri. Devletin yurttaşı vardır, müşterisi değil. Yurttaşlığa bir darbe de buradan.

Mesela Erdoğan, Sağlık Bakanı olarak atadığı Fahrettin Koca'ya "Madem sağlık sektöründen şikayetin var, o zaman gel sen de bu işin içine gir, hem bu şikayetleri ortadan kaldıralım, hem de özel sektör mantığını devlette daha hakim hale getirelim’ dedim. Sağ olsun o da kırmadı." dediğini aktarıyor. Anahtar cümle yine belli ve açıkça söyleniyor; özel sektör mantığını devlette hakim hale getirmek. Yani özelleştirmeler yetmedi, varlıkların satışı yetmedi; şimdi elde kalan son kamusal hizmetleri de özelleştirmek, kar ve müşteri mantığına göre yapılandırmak seçeneği. Faturayı ödeyecek olan yine halk. Parası olan müşteri hizmeti alır. Parası olmayan milyonlarsa, 'niteliksiz okullar'a, doktorsuz hastanelere mecbur bırakılır. Yaşayarak göreceğiz.

Yeni bakanlar listesine bu açıdan bakınca bir başka sonuç daha netleşiyor: Türkiye’de ekonomi ile siyaset, sermaye ile devlet hiç bu kadar açıktan özdeşleşmemişti. Göreli özerklik korunur, genelin temsiliyeti söylemi hegemonya için sürdürülür, özelle devlet ilişkisi daha kapalı kapılar ardında, komisyonlarda, kurullarda yürütülürdü. Şimdi bu anlamda da kamunun sonuyla karşı karşıyayız. İhalelerin çoğu denetim dışına çıkarılıyor; yaklaşan krizde pastadan kalan payın dağıtımı, doğrudan Saray’a biat ve itaat ile özdeş hale getiriliyor. Aynı zamanda bu kesimler krizin sorumluluğuna da ortak ediliyor. Sermayenin laik ya da İslamcı olması değil; vergiyi koyanın, ihaleyi dağıtanın kim olduğu belirleyici. Kasa kimde, dikkat edin. Tercih boşuna değil. Buna şimdilik sermaye içinden tek tepkiyi, finans sermayesi veriyor. Onun da gerekçesi başka. Yeni rejimde pastadaki payını büyütmek istiyor.

Yıllar önce devlet hastanesinde konuştuğum, o dönem taşeron çalışan bir temizlik işçisi düzeneği anlatırken “Devlet şirket olmuş, şirket de devlet. Kimi kime şikayet edeyim?” demişti. Şimdi bu düzenek rejim haline geliyor; taşeron kalktı deniyor ya; aksine; mantığı devletleşiyor.

Bizim, cumhuriyet anlamında kullandığımız Res-Publica, Kamusal Mülk, Kamusal Yönetim, Halk İktidarı anlamlarına gelecek şekilde çoklu anlamlara sahiptir. Bugün yönetimin/iktidarın tek kişi elinde toplanması ve şahsileşmesi anlamında da, hepimize ait olan ortak, kamusal varlıkların özelin tekeline teslim edilmesi anlamında da Res-Publica’nın, cumhuriyetin ve bildiğimiz anlamda kamusal yönetimin sonunu yaşıyoruz.

Özelleşmiş bir monarşi Saray rejimi. Üzerinde yükseldiği sınıf dinamiklerinin desteğini koruyarak rejim inşasını sürdürmekten; kalıcılaştırmaktan yana. Yoksullaştırılan, muhtaçlaştırılan, bağımlılaştırılan, dinci yapılarla denetlenen, iyi eğitim ve yaşam olanaklarından mahrum kalan ve kalacak milyonlarsa bu rejimin doğal destek tabanı yapıldı, daha da yapılmak isteniyor.

Bütün bu tabloyu; Genelkurmay Başkanı’nın istifa bile etmeden Milli Savunma Bakanı yapılması tamamlıyor. Emniyet, Ordu, İstihbarat doğrudan Saray’a bağlı bir siyasallaşma sürecinin içine çekilirken bu siyasallaşma karşısında tutum alan herkesin siyasal rakip değil de 'iç düşman' olarak kodlanacağı günler yaklaşıyor. Özelle devletin, aileyle devletin, herkes için güvenlik sağlayacak aygıtlarla Saray’ın kaynaşması bakımından yeni bir iktidar tasarımıyla karşı karşıya olduğumuz açık. Burada, MHP’ye özel bir pozisyon atfedildiği görülüyor.

En büyük güçleriyse bu kaynaşma değil; teslim olmuş muhalefetler.

En kırılgan yerleri ekonomik gidiş; ama bunu politikleştirecek bir alternatif siyaset hattı da henüz yok.

Öyleyse özelleşmiş monarşiye karşı, halkçı bir cumhuriyet inşa programı, siyaseti ve stratejisi bulmak; yan yana durmak, memleketin iyiliğini çoğaltacak yollar açmak zorundayız. Mevcutlarla olur mu? Ne dersiniz?


 


 

Eğitim