Düşüşün belirtileri

Siyasette sonun başlangıcının belirtileri nelerdir?

1) Olasılıklardan kopmak ve zorunluluklara teslim olmak. Bu aynı zamanda olgulardan ve gelecekten kopmak anlamına gelir. Bir diğer ifadesi iradesizliktir. Esas olarak kendi iradenizle değil başkalarının iradesiyle hareket etmeye zorlanmak demektir.

Manevra alanının daralması veya kaybolması da diyebiliriz buna. Koşullar tarafından rehin alınmışsınızdır.

Ama daha kötüsü de var: Süreç içindeki birbirine zıt koşulların (odakların) her ikisi tarafından da rehin alınma durumu. Örneğin hem ABD hem de Rusya tarafından rehin alınmak… Hem halk hem de kendi yarattığınız iktidar çetesi tarafından rehin alınmak… Bu durumda iktidar bir işkenceye dönüşür.

Ama çok daha kötüsü var: Kurtarılarak rehin alınmak! “İyi polis”in taktiğidir bu. Zorla görevli yapamadığınızı kurtararak görevli yaparsınız. Bu durumda hem olasılıklardan kopmuşsunuzdur hem de her türlü olasılığa açık hale gelmişsinizdir. İsteseniz de iktidarı veremezsiniz. Tahminimce gün gelecek 15 Temmuz bu açıdan ele alınacak.

2) İleri hedef diye atılan adımların ansızın birer hataya dönüşmesi. Hatta bir zamanlar amaca varmada başarı sağlamış aynı adımın bugün bir hataya dönüşmesi. Örneğin, iktidarı sağlamlaştırmak ve sürekliliğini sağlamak için atılan “başkanlık sistemi” adımının bugün iktidarı zorlaştıran hatta kaybına yol açabilecek bir engele dönüşmesi. Daha güncel bir örnek İstanbul seçiminin iptal edilmesi: İktidarda bir gedik açılmasını önlemek için atılan adımın iktidarın tamamını tehlikeye sokması.

Genellikle otoriter yapıların ve liderlerin sık düştükleri bir durumdur bu: devranın döndüğünü fark edememek.

Eski Çinli bilge Lao Tse’nın ünlü eseri “Tao Te Ching”te “En yüksekte olan tümüyle bilinmez altta / Sonra gelir saygı sevgi / Sonra korku / Sonra nefret” diye formüle ettiği süreç. Machiavelli de “sevilmek mi daha iyidir korkulmak mı?” diye sorup korkulmayı olumladıktan sonra Hükümdar’ı şöyle uyarır: “Sakın ha nefret edilme!” Nerede öyle becerikli hükümdar, hem sevgi-korku dengesini sağlayacak hem de nefreti engelleyecek? Bence Machiavelli hükümdara tuzağı kurmuş. Korkulmayı yeğledin mi nefreti önlemek neredeyse olanaksız, çünkü devran durağan değil. Korkutmak için attığın adımlar, bir bakmışsın hataya (nefret yaratmaya) dönüşüvermiş…

3) Sürekli savunma pozisyonunda kalmak, bir türlü inisiyatif alamamak. Satrançta veya futbolda -o da çok ustalıklı uygulanırsa- iş görebilir bir taktiktir bu, çünkü bu oyunlarda beraberlik gibi bir “kaçış alanı” var. Ama siyasette bu konuma düşüldüğünde yenilgi kaçınılmazdır.

Hala devam eden şu seçim sürecinde AKP-Erdoğan iktidarının düştüğü durum budur. Propaganda çalışmalarında AKP sözcüleri bütün enerjilerini yedikleri haltın gerekçelerini uydurmaya harcıyorlar, ister istemez. Ama ileri sürülen her gerekçe, yeni bir kesimin daha kendilerinden kopmasına yol açıyor. İlginçtir, AKP iktidarda olmasına karşın, şu İstanbul seçimlerinde inisiyatifi kaybetmiş ve “müzmin muhalefet” konumuna düşmüştür.

4) Yalanın ve komplonun işlevsizleşmesi. Siyasette son derece etkili bir araç olan yalan ve komplonun artık işe yaramaması.

Kim yalan söyleyemez? Yalancı. Kim komplo yapamaz? Komplocu. Bu damgayı yediğiniz an bu etkili aracı da yitirmişsiniz demektir.

Bu kadarla kalsa iyi. Ama siyaset alanı “affedici” değil. Yalancı -artık yalan söyleyemediği gibi- doğruyu da söyleyemez. Komplocu -artık komplo yapamadığı gibi- her türlü karşı-komploya da açık hale gelir.

Burjuva siyasetinde, yalan ve komplo potansiyelini yitirmiş bir odağın sonu yaklaşıyor demektir.

5) İvmenin yönü mağdurluktan mağrurluğa doğru mu, yoksa mağrurluktan mağdurluğa doğru mu? Birincisi iktidar yürüyüşü anlamına gelir. İkincisi ise iktidarın yitiriliş sürecinin göstergesi.

Siyasette mağdur olan kazanır diye bir şey yok. Mağdurluktan kurtuluş potansiyelidir iktidarın sırrı. AKP-Erdoğan böyle geldi iktidara. Ve galiba böyle de gidecek. Yani mağdur olarak geldi, mağdur olarak gidecek!

Ne olduğun değil neyken ne olduğun, daha doğrusu neyken ne olma ışığı verdiğin önemlidir siyasette…

6) Farelerin çoğalması. Yani gemiyi terk eğiliminin yükselmesi. Evde farelerden kurtulmak iyidir, ama siyasette değil. Farelerin yönü (doluştuğu mu, kaçıştığı mı) en net ivme kıstasıdır.

Ne demek istediğimiz anlaşılmıştır, uzatmayalım… YSK Başkanı bile terk etmiştir gemiyi.

***

Başka kıstaslar da sayılabilir, ama sanırım yeterli.

Kısacası, AKP-Erdoğan’ın dümeninde olduğu gemi sürekli kayalara toslamaktadır. YSK’nın “gerekçeli” kararı bunun son kanıtıdır. Buna “Türkiye gemisi” derseniz, ülkeyi de bu pozisyona sokarsınız. Ülkeyi de kurda kuşa rehin verirsiniz.

Bir parça politik aklı olan kişi Erdoğan’ın kaptan olduğu gemiye binmez. Yapılması gereken yeni ve sağlam bir geminin inşasıdır. Elbette hem mühendisin hem de -en önemlisi- kaptanın kim olacağı belirleyici.