• Düzeniçilik/düzendışılık, yasallık/yasadışılık, meşruluk/gayrimeşruluk, başta sosyalistler olmak üzere siyaset ile uğraşan herkesin temel tartışmalarından biridir. Elbette otoritesini kabul ettirmiş ve bu ikililer için kıstas teşkil edebilecek bir düzen ve yasalar bütünü varsa… Bugün Türkiye için net bir biçimde söyleyebiliriz ki böyle bir düzen kalmamıştır. Dolayısıyla, neye göre düzen içi veya dışı, neye göre yasal veya yasadışı, neye göre meşru veya gayrimeşru olunacağının nesnel bir ölçütü bulunmuyor. Bunu herkes kendi kafasına göre, daha doğrusu gücü yettiğince belirliyor.

     

    Aslında bu durum belki çağımızın bir olgusu ve dünya çapında geçerli. “Anarşizan Makyavelizm” (Machiavelli’in düzen talep ettiği bir “hükümdarı” vardı hiç olmazsa) diyebileceğimiz kaotik bir tarz hakim ve herkes de buna göre siyaset yapmak zorunda; arazide var olmak istiyorsa… Ama biz şimdilik dünyayı ve kavramsallaştırmaları bir yana bırakalım, ülkemiz pratiğine yoğunlaşalım.

     

    Siyasal İslamcılar marifetiyle, 25 yıllık bir süreç içinde, Türkiye’nin “düzeni” (buna Cumhuriyet de diyebiliriz) yıkıldı. Türkiye koşullarında Siyasal İslam’ın yıkıcı olabileceği ama kurucu olamayacağı -özellikle son 5-6 yılda- belli oldu. Dolayısıyla bugün ortada bir “Cumhuriyet enkazı” ve “Siyasal İslam tahribatı” bulunuyor. Üstelik ülkemizde ve bölgemizde, bu enkazı ve tahribatı daha da artıracak bin bir türlü etken mevcut.

     

    Bu durumu anlamayan ve hâlâ bir düzenin var olduğunu sanan bazı muhalifler, iktidarı, düzeni bozmakla (veya düzeni sağlayamamakla), yasalara aykırı davranmakla, meşru olmamakla, anayasal düzeni tesis etmemekle, hukukun üstünlüğünü korumamakla, kuvvetler ayrılığına aykırı hareket etmekle vb. eleştiriyorlar ve “düzene” davet ediyorlar. Hangi düzene? Eski parlamenter düzene mi? Bahçeli’nin dediği gibi “geçti o iş”! Düzenin ve devletin ne durumda olduğunu herkesten iyi bilir -adı üzerinde- Devlet Bahçeli.

     

    Evet, Erdoğan iktidarı ülkeyi yönetemiyor. Peki, böyle bir dertleri var mı? Olmadığı kanısındayım; eğer vardıysa bile bunun boşa çaba olduğunu çoktandır görmüş olmaları gerektir. İktidar sadece iktidarı yönetmeye çabalamaktadır, ülkeyi değil. Elinden ancak bu gelebilmektedir; o da zar zor, ne kadar gideceği de belirsizdir.

     

    Dolayısıyla Erdoğan kendini herhangi bir hukuka, yasaya ve düzene uymak zorunda hissetmiyor. Kendince haklıdır da, çünkü böyle bir “düzen” yok ki… Dar çıkarları neyi gerektiriyorsa düzen de odur. Ancak iktidar katlarında işlerin bir şekilde yürüyebilmesi için bir “racon” vardır belki.

     

    Erdoğan’ın, bazılarının ısrarla dikte etmeye çalıştıkları gibi, “hepimiz aynı gemideyiz” söylemini de benimsediğini (benimseyebileceğini) sanmıyorum. O kendi gemisini yürütmeye çalışıyor ve o gemiye “geçmişi ‘şaibeli’ yalakaları” bile kabul etmiyor. Eğer kabul etseydi, şimdiye kadar o yalakaların bazılarına devlet-içi bir unvan falan verilirdi; ama ancak majesteleri tarafından verilen davetlerde yiyip içtikleriyle övünmekle yetinmek zorunda kalıyor bu soytarılar…

     

    Bir örnek verelim: Türkiye’de bugün -PKK’yı saymazsak- iki tane ordu vardır: Biri bildiğimiz Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), diğeri ise sözde Suriye Milli Ordusu (SMO). Bu adlandırmaya kargalar bile güldüğü için “sözde” diyorum, çünkü bu ordunun aslında Şeriat Ordusu (ŞO) olduğunu herkes biliyor. On binlerce kişilik bir silahlı kuvvet. Peki, bu ordu hangi mevzuata, hukuka, kanuna göre hareket etmektedir? Bildiğimiz hiçbir mevzuat yok. Kime bağlıdır? Şimdilik Erdoğan’a bağlıdır. Erdoğan’ın TSK’ya ne kadar hükmettiği tartışmalıdır, ama ŞO’na şimdilik hükmettiği anlaşılıyor. Bu güruh günün birinde Rusya’dan veya Suriye’nin gerçek milli ordusundan tokat yediğinde nereye kaçacaktır? Feda edilen piyon Bağdadi nereye kaçmaya çalıştıysa oraya… Şimdi bunun neresi yasaldır, meşrudur? Sormaya bile gerek yok, çünkü böyle bir yasa mevcut değil. Yazının başından beri anlatmaya çalıştığımız tam da budur.

     

    Kısacası her şey yapılabilir Türkiye’de. Hiçbir yasaya bağlı olmayan (yani tamamen yasadışı olan) bir ordu kurup komşunuzun üstüne salabilirsiniz; gücünüz yetiyorsa… O ordunun mensupları işkence de yapabilir, katliam da yapabilir, kafa da kesebilir; güçleri yetiyorsa…

     

    Yasallığın ve meşruluğun tek bir ölçütü kalmıştır Türkiye’de: Güç! Gücün kadar meşrusun, gücün kadar haklısın!

     

    Bu sıcak örneği verdik ama aynı yasasızlığı ekonomide, eğitimde, sağlıkta, her alanda görebilirsiniz. Çivisi çıkmıştır Türkiye’nin…

     

    Peki, çivisi çıkmış bir ülkede (ve bölgede) nasıl siyaset yapılır? Bir kere şunu anlamak gerek: Korunacak veya dönülecek bir düzen yok. Ancak kurulacak bir yeni düzen olabilir. Çivisi çıkmış bir ülkede ancak çivi çakarak siyaset yapılabilir. Ağlayarak, sızlayarak, nostalji yaparak, kalmayan düzene davet ederek değil.