• Şu saptamayı yaparak başlamak isterim; yazarın/şairin önünde çağından kaçmak için hiçbir neden bulunmaz… Çünkü kaçtığı her yerde çağının gerçekleri ve insanlığın acısı şairle birliktedir. Ancak bu gerçeğin farkında olanlar, gelecek imgesini yaşadıkları güne çağırabilirler ki; yaşadığı çağ da, şairin/yazarın tek şansıdır.

    Kim ne derse desin, her çağ, onu anlayan, kılcal damarlarında dolaşabilen şairler/yazarlar içindir. Pir Sultan büyük şairdir, çünkü feodal beylerin tımarının/zeametinin getirdiği dayanılmazlığı ve kavmine reva görülen acıyı, zulmü en iyi o kavramıştı. Elbette Muhyi, Dadaloğlu, Serdari, Köroğlu ve çağının acısını anlayarak gelen diğer şairler de öyle… Nazım büyük şairdir; Ahmed Arif, Enver Gökçe, Can Yücel, Hasan Hüseyin ve o çağdan, çağını anlayarak gelen diğerleri de öyle. Sözgelimi Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Rıfat da… Sonra Yaşar Kemal’i, Sebahattin Ali’yi, Orhan Kemal’i, Aziz Nesin’i ve kendi çağlarından bugüne yürüyen diğer kıymetli yazarları büyük kılan da yine bu çağını anlamak ve anlamlandırmak olgusudur.

    Geleceğin edebiyatının ne olacağı, bugünün edebiyatının ne olduğuyla yakından ilgilidir ve açıkçası bu geleceğin edebiyatı üstüne aşırı yorumlar beni çok da ırgalamıyor; çünkü ben içinden geçtiğim bu korkunç zaman diliminin gerçekleri ve acısıyla daha çok ilgiliyim ve asıl olarak da buradan sözler söylemek isterim.

    Zaman ve yaşadığı çağ şairin/yazarın biricik şansıysa, öyleyse denebilir ki doğru kavranmış zaman ve çağ olgusu büyük yazarları/şairleri var eder. Yahut 2000’li yıllar öncesinde ülkemizde “büyük” sandığımız kimi yazarların, 2000’lerdeki yok oluşunu izlediğimiz gibi, büyük bir yok oluşu film gibi izletir.<>

    Yazarın elinde çağından kaçmak için hiçbir olanak bulunmadığına göre, çağının gerçeklerinden ve acısından kaçmaya kalkışacak yerde, onu sımsıkı kucaklaması gerekir; çağı onun tek şansıdır: ikisi de birbiri için yaratılmışlardır ve gelecek imgesi de burada saklıdır!

    Çağının acısına ve gerçeklerine sırtını dönmüş şairler/yazarlar için yalnızca ‘yazık olmuş’ diyebilirim. Çünkü zamanın önlerine çıkardığı çok büyük fırsatlara sırtlarını dönmüş, imge dünyalarını kapatmış olanlardır onlar… İşte tam da buradan söylüyorum; yaşadığı zamanın gerçeklerini doğru anlayıp, onu imgeye dönüştürenler, aynı zamanda geleceği ve geleceğin edebiyatını da yapanlardır, en azından söz sahibi olacak olanlar, onlardır!

    Çağımızın hiçbir gerçeğinden kaçmayacağız. Bileceğiz ki çağımızın bütün acıları, mahpusları ve hatta ölüm emirleri bizim içindir! Belki başka ülkelerde yahut ileride daha güzel günler ve çağlar vardır, ama bizimki budur!

    70 yıldır süren ve son 17 yılda daha bir ete kemiğe bürünen bu karşı devrim sürecinin bizlere öğrettiği bir başka gerçek de sanırım bu oldu… Ve bu gerçeği dillendiren şair/yazar, hiç bir tür popülizme kapılmadan sunmalıdır yapıtını; tam tersine popülizmin, geleceğe bırakacak bir ‘edebiyatı’ olmayanların, hayatın önüne koyduğu bir ‘oyundan kaçma’ denemesi olduğunu kavramalıdır. Bunu bilerek bir kez daha söylüyorum ki, geleceğin edebiyatında söz sahibi olacak olanlar; elleri kesildiği halde gitarını ayağıyla çalan, Victor Jara’nın inancını taşıyanlar olacaktır.
    Hiç unutmuyoruz; yazar çağının içinde, bir duruma yerleşmiş olarak yer alır ve er sözün yankıları vardır, elbette her sessizliğin de… Söz gelimi ben içinden geçilen bu karanlık süreçten ötürü, 2010 yılındaki ilk karşı devrim dalgasında (Balyoz, Ergenekon, Referandum vs.) tek cümle kurmamış pek çok yazarı, şairi sorumlu tutuyorum, böyle hissediyorum! Çünkü onlar asıl sorumlulukları olan, vicdanı geleceğe taşımak ve haksızlığa karşı direnmek eylemine ihanet etmişlerdir, hiçbir yazarın/şairin buna hakkı olamaz! Karşı devrimden yana tavır almış olanları, yani “Taraf Gazetesi” etrafında kümelenmiş, sol kaçkını liberalleri saymıyorum bile!

    Sorabilirsiniz, denebilir ki kardeşim bu gündelik olanla ilgilenmek yazarın işi midir? Ama öyleyse, aklı öncelemek, sorular sormak da Sokrates’in işi olamazdı, derim ben de. Bundan 2500 yıl kadar önce Atina’da; ‘Sistemi sarsmak, gençleri yoldan çıkarmak ve sistemin tanrılarından başka tanrıları övmek’ suçlaması ile baldıran zehri içerek ölümü göze almasaydı, O’nun için ünlü filozof Kant aklın ideali, Hegel: insanlık kahramanı diyebilir miydi? Ve Sokrates’in bu direnci olmasa, akılın egemenliğine uzanan yol daha uzun ve dikenli olmaz mıydı?

    Bir başkası, sözgelimi Galilei. ‘Dünya Güneş’in etrafında dönüyor, Güneş, Ay ve yıldızların tüm evrene hizmet etmekten başka işlevleri yoktur’ dediği için, 1633 yılında ‘din dogmalarına karşı geldiği’ gerekçesiyle papalık tarafından özel olarak kurulan Roma Engizisyon Mahkemesi’nin önüne çıkarılıp, ağır işkenceyle öldürülme tehdidine karşın, ömür boyu hapsi göze alarak, ‘Eppur, si muove’ ‘Ama yine de dönüyor…’ deme cesareti değil midir bu gün edebiyat ve bilim dünyamızı ışıtan?

    Yahut Calas Davası, Voltaire’in işi miydi? 1761’de Protestanlığa geçen oğlunu öldürdüğü gerekçesiyle, bizlerin de bu son dönemlerde sıkça tanık olduğumuz uydurma mahkemelerden, Fransızlara ait olanda yargılanıp, oğlunu öldürdüğü gerekçesiyle tekerlek işkencesine mahkûm edilen ve cezası ağır işkenceyle sonlandırılan Calas için Voltaire’in verdiği zorlu hukuk mücadelesi günümüze büyük anlam katmıyor mu? 1764’de Calas için verdiği mücadele sonlanmış ve Calas tarih karşısında aklanmıştı.

    Yahut insanlık tarihine bir başka büyük dram olarak geçen Dreyfus davası… Hatırlarsanız, bizdeki kumpas davaları sürecinde de çokça konuşuldu… Peki bununla uğraşmak Emil Zola’nın işi olabilir miydi? Fakat kendisine iş edindi ve şiddetli baskılara karşın Dreyfus Davası’ndaki bütün kumpası çökerterek, günümüze Emil Zola’nın vicdanını ve o vicdandan beslenen ve hâlâ okumaktan keyif aldığımız eserler bıraktı! Bu örnekler çoğaltılabilir kuşkusuz. Söz gelimi Aziz Nesin’in Aydınlar Dilekçesi, Cemal Süreya’nın Kenan Evren’e karşı yayınladığı “intihar çağrısı” da bu gibi hallerdendir.

    Bu yazarların her biri, yaşamlarının özel bir anında, kendi yazar sorumluluklarını, doğru olarak değerlendirdiler… Mademki bir yazarın varlığı, yaşadığı çağ üstünde etkide bulunuyor, o zaman yazar bu etkinin gücünü vicdanından almalı ve yaşadığı çağın görgüsünü, acısını ve vicdanını geleceğe taşımalıdır. Çünkü bütün insanlık ve tek bir insan için; vicdandan daha kıymetli bir cevahir yoktur ve o cevahir yazarın içindedir, yani eserlerinin kaynağında!
    Nasıl ki bugünün edebiyatı geçmişte saklıysa, geleceğin edebiyatı da bugünde saklıdır. Şüphesiz ki edebiyatı/sanatı gelecek için yaparız, fakat geriye dönüp bakmazsak, korkarım, geleceği de anlayamayız!

    23 Nisan 2019, Köyceğiz (Ayaklı Göl)
    *Bu metin; 26-28 Nisan’da gerçekleşen “Datça Can Yücel Festivali” için hazırlanmış, “Edebiyatın Geleceği Geleceğin Edebiyat” adlı panelde, Aydın Şimşek ve Halim Yazıcı ile birlikte konuşulmuştur.