YAZARLAR

Tüm Yazıları Ender Helvacıoğlu

Olgu ile dolguyu birbirinden ayırmak

13.09.2018 09:37

Elbette fark ediyorsunuzdur: Uzun süredir siyasal mücadele, iktisadi ve sosyolojik verilerin ışığında oluşturulan politikalarla değil, istihbarat alanından gelen verilerle oluşturulan politikalar aracılığıyla yapılıyor. Siyasal köşe yazılarında, politik analiz makalelerinde, tv tartışmalarında, sosyal medyada bu durumu net olarak görüyoruz.

Bu eğilimden ne yazık ki sol da azade değil.

Oysa böyle bir siyasal mücadele ikliminde sol-sosyalist politika yapmanın olanağı yok. Birincisi, yeterli “doğru istihbarat” edinme olanağınız yoktur; bu tür bilgileri edinebileceğiniz kanallara ve kaynaklara sahip değilsinizdir.

İkincisi ortalıkta sayısız istihbarat bilgisi dolaşmaktadır, ama bunların hiçbiri kendi bilginiz değildir. Dolayısıyla bu bilgilere dayanılarak tespit edilecek politika, kendi pratiğinizden çıkan bir politika (dolayısıyla sizin politikanız) olmayacaktır. Bu bilgilerin “olgu” mu, yoksa “dolgu” mu olduğunu bilemezsiniz.

Üçüncüsü: Diyelim ki -bu tür bilgileri edinebildiğiniz- bazı kaynaklara sahipsiniz ve size bir bilgi akışı oluyor. Bu bilgilerin doğruluğundan emin olamazsınız; belki tam da bilinçli olarak oluşturulan bir manipülasyona alet oluyorsunuzdur. Gelen istihbarat doğru dahi olsa, sizin yabancı olduğunuz (müdahil olamadığınız) bir düzlemdeki çatışmalarla ilgili olduğu için, en azından yarım ve çarpıtılmış bir istihbarattır bu.

Dolayısıyla sol-sosyalist politikalar bu tür verilere dayanılarak oluşturulamaz. Eğer oluşturulmaya çalışılırsa ve bu bir alışkanlık haline getirilirse, sonuç o istihbarat kaynağının bağımlısı (aleti) olmaktır; dahası o kaynağın kaderini paylaşmaktır.

Bu tür bilgiler hiç mi dikkate alınmamalı? Elbette alınabilir. Ama kendi birikiminizle oluşturduğunuz süzgeçlerden (o süzgeçler bir örgütün olgunluk seviyesini belirler) geçirilerek ve kesinlikle asıl kaynak haline getirmeksizin.

NICCOLO USTA TÜYO VERİYOR
Bugünlerde Machiavelli’e çok sık başvuruyorum ama tam da anlattığı türden bir dünyada yaşıyoruz gibi geliyor bana. Dünya olmuş bir 15. yüzyıl Floransa’sı… Machiavelli bir yöneticinin kendisine yönelik muhalefeti nasıl tahlil etmesi gerektiği üzerine şöyle yazmış “Hükümdar” adlı eserinde:

“Bu konu üzerinde doğru muhakeme yürütebilmek için, şuna bakmak gerekir: yenilikçiler, güçlerini kendi kendilerinden mi almaktadırlar, yoksa başkalarına mı bağımlıdırlar; başka bir deyişle, girişimlerini yürütmek için dilekte mi bulunuyorlar, yoksa zora mı başvuruyorlar?

“Birinci şıkta onların sonu daima kötü olur ve hiçbir yere varamazlar. İkinci şıkta ise; yani hiçbir yere bağımlı değillerse ve zor kullanmak imkânına sahip bulunuyorlarsa, aksine, başarısızlığa uğramaları ihtimali çok azdır. Bu nedenledir ki, bütün eli silahlı peygamberlerin başarıya ulaştıkları, silahsız olanların ise hüsrana uğradıkları görülmüştür.” (N. Machiavelli, Hükümdar, Türkçesi: H. Kemal Karabulut, Sosyal Yayınlar, s.107)

Niccolo Usta, hükümdara öğüt verir gibi yazarken, alttan alta bize de tüyoyu veriyor her zamanki gibi… Aslında fazla entelliğe kaçmadan halkımız da gerekeni söylemiştir bu konuda: “El atına binen tez iner.”

ALLAH’IN BİR LÜTFU DAHA: REYHANLI FAİLİ
En taze örnekten yürüyelim. Reyhanlı katliamını kim yaptı? Adamın birini fail diye yakalayıp getirdiler ve bütün “gerçeği” tüm “çıplaklığıyla” açıklayıverdi: “Talimatı Suriye istihbaratından aldım. Türk devleti büyüktür, bunun hesabını sorar.”

Ulan hıyar, talimatı kimden aldığını söyledin de, Türk devletinin hesabından sana ne! (Kusura bakmayın değerli okurlar, bu kadar aptal yerine konmak insanı sinirlendiriyor. Bence aynı tepkiyi bu adamı konuşturanlar da vermiş olabilir; çünkü bu kadar açıklık, açık etme anlamına gelir!)

Şimdi bu “birinci elden” bilginin doğru olup olmadığını nasıl bilebiliriz? Bilemeyiz. Dolayısıyla bu “bilgi”ye dayanarak bir politika tespit edemeyiz.

Ben birini bulup, Reyhanlı katliamının talimatını 1) FETÖ’nün, 2) PKK’nın, 3) ABD’nin, 4) Rusya’nın, 5) İran’ın, 6) DHKP-C’nin, 7) İsrail’in, 8) Faiz lobisinin, 9) Gezicilerin, 10) Karşı aşiretin, 11) Türk devletinin, 12) Bunların birkaçının birden, 13) Hepsinin birden… verdiğini söyletirim ve her şık için “kendi içinde tutarlı” bir senaryo yazabilirim. Nereden bileceksiniz, bunlardan hangisi olgu, hangisi dolgu…

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Tam da İdlib meselesi istim üzerineyken, tam da Türk devleti ile Suriye yönetimi karşı karşıya gelmişken, bu arkadaşın ortaya çıkıvermesi.

Yani Reyhanlı katliamı faili, “Allah’ın lütfu” olmuştur! Allah’ın yakında bazı lütuflar daha vereceği, örneğin Esat’ın İdlib’de kimyasal silah kullanacağı da bellidir. Belki zaten kullanmıştır da, bu (d)olgu ortaya çıkmanın uygun zamanını bekliyordur!

İşte Allah’ın lütuflarını nasıl, ne zaman, kime verdiğinin gözden kaçırılmaması, yukarıda söz ettiğim süzgeçlere bir örnektir.

ÖZ VERİ” + “ÖZVERİ”
Kısacası, bir politika tespit ederken esas olarak “öz veri”lere dayanmak ve “özveri” düzeyini belirlemek gerekir. Yani nesnel ve öznel koşulların gerçekçi (mümkün olduğunca kendi pratiğimizden çıkan) tahlili.

Bunu gerçekçi biçimde yapamazsak, yanlış gemilere bineriz. Geçtiğimiz 15 günü meşgul eden “aynı gemi” tartışması vardı ya, “el atına binen tez iner” atasözünün doğruluğu bu kadar mı çabuk kanıtlanır, hayret doğrusu…

Başkasının pratiğini teorileştirmeyelim. O teori genellikle yanlış olur. Daha kötüsü doğru olmasıdır; çünkü o doğru bizim doğrumuz değildir.

Herkesin doğrusu kendine… Çünkü ortam fena halde eğri.

 

 

 

 

Eğitim