YAZARLAR

Tüm Yazıları Eren Erdem

Rekabetçi Otoriterlik, Popülizm ve Demokratik Hat

26.12.2017 20:26

Harvard profesörlerinden Steven Levitsky ile Lucan A. Wayın 2002 yılında kaleme aldığı bir makalede politik terminolojiye kazandırılan rekabetçi otoriterlik kavramı, Türkiyenin siyasal zeminini anlamaya fevkalade katkı sunuyor. Rekabetçi otoriter rejimler; seçimlerin yapıldığı fakat iktidar partisinin devletin tüm olanaklarını kullandığı, medyayı ele alıp kendi merkeziyeti ekseninde bir sermaye hattı oluşturduğu, kutuplaşmayı derinleştirerek toplumun temel çelişkilerinden farklı ve gerçekçi temele oturmayan çelişkiler yarattığı ve bunun üzerinden iktidarda kalma iradesini güçlü tuttuğu rejimlerdir.

Elbette rekabetçi otoriter rejimlerde iktidar ile muhalefet arasındaki politik gerilimde anahtar kavram demokrasi olacaktır. İktidar; sandığın varlığı üzerinden demokrasinin gerçekleştiğini, muhalefet ise rekabetçi otoriterliğin pratiğine dayanarak eşitsiz bir demokrasinin olduğunu ifade eder. Bu noktada yürüyen tartışma toplumsal gündemin %0.1lik dilimine yöneliktir. Esasen 90lı ve 2000li yıllarda ortaya çıkan Malezya ve Rusya tipi modeller üzerinden yürüyen rekabetçi otoriterlik tartışmasında kilit ifade; rekabetin yani seçme seçilme hakkının olduğu, fakat bu hakkın nasıl kullanılması gerektiğine iktidarın karar verdiği rejimlere rekabetçi otoriter rejimler denir. Esasen rekabetçi otoriter rejimlerin kaygıları derinleştiren en tehlikeli yönü ise, sağ popülizmi yeniden konumlandırmak suretiyle sürekli olarak gerilim odaklı bir popülist merkeze evrilme istidatıdır.

Popülizm esası itibariyle, toplumda bir seçkinler elitokrasisinin olduğu, devletin bu elitokrasiden kurtarılmak sureti ile halkın çıkarlarına göre şekillendirilmesi gerektiği temeline dayanan siyasal yaklaşımdır. Türkiyede de AKP iktidarı; monşerler iktidarıyla mücadele gibi bir mottoya yaslanarak, toplamda popülizmin kriterlerine uygun bir söylem geliştirmiş ve iktiadar olmuş/iktidarda kalmıştır. Popülizm ile sol teorinin mahiyeti itibariyle aynı eksenden söylem ürettiği gibi bir kanıya yol açabilecek bu tanımımızı biraz daha açalım. Popülizm; seçkinci bir elitokrasinin devlete tasallut ettiği söyleminin altını bir politik ideolojik hat üzerinden doldurmaz. Bu durum, ilgili sorunsala yönelik kaygı duyan geniş halk yığınlarının dikkatini çeker. Fakat, bir süre sonra; kişi odaklı ya da kadro odaklı bir elitokrasinin inşasını engelleyebilecek argüman üretmekte zorlanır geniş kitleler. Toplumsal öfke kümelenmelerine yönelen bu samimi ve içten çıkış, sorunun nasıl ve hangi kriterler ile çözümlenebileceğine dair müspet bir yol haritası oluşturmamak ile birlikte, istismara dönük olarak kullanılan milli ve manevi jargonun etkisiyle yığınları kadrolaştıran bir süreci örgütleyebilir. Sol işte tam bu noktada devreye girdiği ölçüde bu kavgadan güçlenerek çıkacaktır. Elitokrasinin hegemonyasının toplamda ekonomi-politik bir durum olduğu gerçeği üzerine yürütülecek bir tartışma, hali hazırda üzerinde tartışma götürmeyen elitokratik sömürünün karşısında konumlandırılmış geniş kitlelere politik bir vizyon sunacaktır. Esasen bu sömürüye ictihadi açıdan ekonomik-politik yaklaşmanın yaratacağı yeni hat, popülizmi esas alan siyaset biçimine kabus gördüreceği gibi, kadrolaştırılan geniş yığınların politizasyonunun tek yolu ve koşuludur.

Fakat Dünya örneklerini incelediğimizde rekabetçi otoriter rejimlerin popülizm muzdaribi olduğu gerçeğine rağmen, alternatif olma iddiası ile halkın karşısına çıkan muhalif seçeneklerin, gündelik kaygılarla bu çürüme eğilimine karşıt, alternatif bir politik hat öremediği, bu durumun rekabetçi otoriter rejimleri faşist diktatörlük safhasına sürüklediği görülmüştür. Hitler Almanyası bu bağlamda son derece bariz bir örnektir. Türkiyede de durum farklı değildir. İktidar partisi devletin bütün olanaklarını kullanarak seçimler yapmaktadır. Bu seçimler üzerinden ülkede demokrasi olduğunu iddia etmekte, fakat medya, sermaye ve sivil toplum üzerinde kurduğu baskı nedeniyle, kendisi dışında bir propogandanın görünür olmasına müsaade etmemektedir. Öte yandan, kitle konsolidasyonu açısından, belirlediği popülist gündem başlıkları üzerinden toplumsal temel çelişkilerin görünmez kılınmasını sağlamakta, kitlelere sürekli iktidarda olduğu halde bir elitokrasi ile mücadele ya da küreselci kapitalizmin en yanlı savunucusu olduğu halde; bir takım çevreler başlığı altında uluslararası sermayenin kendisine karşı savaşa giriştiği sanrısı üzerinden kitleleri organize eden bir tutumla güç toplamaktadır. Ve aynı zamanda rekabetçi otoriter popülizmin en kritik argümanlarından birisi de, muhalifinin siyaset etme biçimini belirlemesidir. 7 Haziran seçimleri öncesi, tam olarak makalede ifade ettiğimiz gibi; muhalefetin ekonomi-politik alandan konuşması üzerinde dağılan büyü, iktidarda büyük bir endişeye yol açmış, bu endişenin paralelinde barış ve çözüm süreci olarak ifade edilen süreç; gerek hükümetin gerek terörün tahrikleriyle Türkiyeyi bir terör ve kaos kıskacına sokmuştur. Ekonominin konuşulamadığı bir iklimde gerçekleşen 1 Kasım seçimlerinde, popülizmin bütün argümanlarını sahaya süren AKP iktidara gelmiştir. Yani tartışmanın esası şöyle özetlenebilir; popülizmin karşısındaki en büyük güç, ekonomi-politik bir derinleşme durumudur. Halkın idrak dağarcığı içerisinde, iktidarların argümanlaştırdığı elitokrasi ile mücadeleyi ete kemiğe büründüren bir söylem, toplamda pozitif sonuçlar vermekte, değişim dinamiklerini tetiklemektedir. İktidarlar özellikle de böylesi deneyimler yaşamaları halinde, tüm güçleri ile gündem belirleme noktasında çok daha etkin olma ihtiyacı hissederler. Böyle durumlarda yapılacak tek şey, krizin boyutlarını kavrayan bir anlayışla; solun eşitlikçi ve sömürü karşıtı dinamizmini sahaya yansıtan ekonomi-politik temelli bir halka yürüyüş mücadelesini örgütlemektir.

Tabi bu noktada da rekabetçi otoriter rejimin doğası gereği medya ve iletişim araçlarına yönelik özgür alanın kısıtlandığını söyleyebiliriz. Türkiyede de durum tam olarak böyledir. Gazetecilik mesleğini icra edenlerin cezaevlerine doldurulduğu, iktidarın yanında duran TV kanallarının desteklendiği ama objektif yayın yapmaya çalışanlara müdahalenin sıradanlaştığı bir ortamdan bahsetmemiz gereklidir. Şu halde çözüm, güçlü örgüttür. Küresel ölçekte popülizmin yaygınlaştırdığı eski-yeni siyaset biçimi ayrışmasının eski siyaset biçimi hattından esinlenerek, politik ve ideolojik temelde örgütlenmenin ötesinde bir yolun olmadığını ifade etmek gerekir. İktidar tüm gücüyle medya üzerinden halkı bir noktaya kanalize ederken, medyanın tartışılan inandırıcılığından çok daha ikna edici örgütlü mücadele etkileşimini esas alan bir tarzın benimsenmesi elzemdir. Bu durum, sosyal demokrat hareketin doğasına da uygun olan tutumdur. Temel çelişkileri kavramış, daha doğrusu sosyal demokrat partinin kavratıcı öğreticilerinin tedrisatı içerisinde bir politik militanlaşma süreci gerçekleştirmiş, ilerici kişilik yapılanmalarının çil yavrusu gibi toplumun bütün hücrelerine nüfus etmesi ile birlikte bozulabilecek bir propoganda sürecine işaret etmek gerekir.

Lakin bu noktada da ciddi bir soruna işaret etmek gerekir. Kapitalist modernitenin yarattığı yeni insan prototipine yaslanan rekabetçi otoriter rejimler, tekerleği icat edercesine bir anda ortaya çıkan süreçler değildir. Tam aksine; kapitalist modernitenin toplumun tüm kesimlerini individüalize etmesi akabinde ortaya çıkan süreçlerdir. Toplumu oluşturan kamucu dinamiklerin yok edilmesi, sistematik saldırılarla kamucu mücadelenin pasifizasyonu, gerek popülizmi tatbik ve popülizmin hedefleme kadrajı içinde olan bir toplumsal muhalif bireyler yığını yaratmaktadır. Bu durum, kapitalist moderniteye entegre; iktidarın örgütlediği insan prototipinden yaşam modeli ve benzeri konularda ayrışan, fakat gerek kendi ekonomik alanı içinde gerek ise tasavvurları çerçevesinde iktidarın ekseninden ayrışmayan bir muhalif birey tipolojisinide yaratmaktadır. Dolayısıyla, küreselleşen modernite dalgasının dayattığı individüalizme karşı, sosyal demokrat hareketlerin sadece ekonomi-politik alandan merkezci siyaset üretmesi yeterli değildir. Toplumsal hücrelerle etkileşecek örgütlü kadroların politik motivasyonunu sağlayacak bir karşı kültürel hegemonya, kamucu ve eşitlikçi bir hikaye, bir gelenek ve bir yaşam modellemesi üzerine ciddi laboratuar çalışmaları yürütülmek zorundadır. Aksi taktirde, rekabetçi otoriter rejimlerin besin kaynağına dönüşen bir toplumsal muhalefete evrilmemek içten bile değildir.

Bu yönleriyle, rekabetçi otoriter rejimlerin doğası gereği sürüklendiği nihai noktanın faşizm olduğu muhakkaktır. Faşizmin doğası gereği, popülizmin en sığ ve spekülatif biçimde sahaya yansıtıldığını söylemek gerekir. Karşı hat, ya da demokrasi hattı; temellendirilmiş bir politik dinamizm, güçlü örgütsellik ve tutarlı ekonomi-politik bir ictihadi eksene zorunludur. Aksi durum yıkım iken, bahsettiğim bu hat; tek kurtuluş yoludur.   

Eğitim