• Günay Güner | Türkiye, NATO, S-400…

    Günay Güner yazdı…

    Türkiye’de dış siyasal savları, özellikle “liberal” kesim (ki kimileri emekli diplomattır, kendine sol süsü vermiş kuruluş ve partilerde yetkilidir,) sözcülerince şu ana eksenlerde ortaya atılır ve savunulur.

    • NATO ile Rusya Federasyonu (gerektiğinde Çin Halk Cumhuriyeti) arasında “nesnel” görünümlü karşılaştırmalar yapılır; olumlu-olumsuz yanlar açıklanır. Bu olayın teknik yanıdır.

    • İkinci aşamada ise inandırıcı olmadığı bilinmesine karşın, tarih ve güncel gerçekler dışlanır, ABD-AB-NATO övgüsüne girişilir. Buna göre emperyalizm diye bir şey yoktur. Türkiye ABD’yle, AB’yle ilişkilere, NATO “koruması”na zorunludur. Gerçek ne olursa olsun, mutlak varılan, vardırılan yer burası olmaktadır. Tümüyle duygusal!

    • Buna göre diplomasi önce nalına mıhına vurmak (nesnel görünüm dönemi), hemen ardından punduna getirmek, yolu ABD’ye çıkarmaktır.

    Belli ki bu diplomatlar pek de emekli olmamışlar.

    Somutlaştıralım. Yukarıdaki şemanın günümüzdeki örneği S-400 füzeleriyle ilgili yaşanmaktadır. Öncelikle belirtelim, S-400’lerin NATO Patriot füzelerine göre daha uzun menzilli ve teknik üstünlüğe sahip olduğunu (bu üstünlükler S-400’lerin erken uyarı-radarlar, savaş komuta kontrol sistemleri, silahlar ve diğer araçların tümünü yapısında toplamasıdır) NATO’cular da yadsıyamıyorlar.

    Ya ne diyorlar?

    Doğudan gelebilecek saldırıya karşı tanımlı değildir, otomatik çalışma sürecini başlatmaz ve işletmez. Sorun, S-400’lerin ulusal ve NATO hava savunma sistemine entegre edilememesidir. NATO hava savunma sisteminin radarlarının Türkiye’ye yönelik olarak belirledikleri tehdit üzerine komuta kademesi S-400’lere komut veremez ve ateşlenmesini sağlayamaz!

    Türkiye’nin hava savunma sistemi yokmuş gibi davranılamaz; NATO hava savunma sistemi Türkiye’yi korur.

    S-400’lerin kendi içinde bulunan radar sistemlerinin bilgi toplama ve kaydetme özelliği NATO açısından bir güvenlik riski doğurur.

    Türkiye S-400’leri satın alırsa ABD-AB ile arası daha da açılacaktır.

    Bir NATO devletinin Türkiye’ye saldırması, savaş açması olanaksızdır!

    Türkiye’nin 1974’te Kıbrıs’a müdahalesi NATO içi çatışma tezine yanlış bir örnektir; o müdahale Yunanistan ile Türkiye arasında savaş anlamına gelmez.

    Örneğin bir Ortadoğu ülkesi Türkiye’ye saldırırsa (bu sözle hangi ülke ima ediliyor GG) bulunursa, NATO müttefiklerimiz Türkiye’yi korur.

    NATO üyesi olmayan bir Türkiye’nin örneğin bir Rus uçağını düşürmesi sonucunda sorun kolay çözümlenmez. Şu anda atlatılmasında NATO’nun caydırıcılığının etkisi vardır.

    NATO üyesi olmanın verdiği caydırıcılığın ulusal güvenliğimizin en önemli unsurlarından biri olduğu unutturulmak isteniyor. Bu çaba ulusal güvenliğimiz için olumsuz bir amaca hizmettir.

    Dış siyasada “olgun bakış” NATO üyeliğini sorgulamamayı gerektirir. Diğer NATO üyesi devletler böyle olgunluk göstermektedir.

    Biraz uzun oldu ama ABD’ci “yerli” tezi açıklamak gerekiyordu.

    Bu emekli diplomatlar açıktır ki ne tarih okumuşlar, ne de yakın geçmişteki ABD-AB-NATO saldırılarını, kıyımlarını biliyorlar.

    1974’te, Türkleri küvetlerde, tarlalarda, köylerde doğranmaktan kurtarmak ve güney güvenliğimizi güvenceye almak amacıyla Kıbrıs’a müdahalemizin ve ABD’nin 1971 12 Mart faşist Türkiye yönetimine yasaklattığı haşhaşın ekiminin yeniden başlatılmasının misillemesi, ambargo, Türkiye’de iç savaş çıkarmak, 34 yerde komando kampları kurmak, 2 milyon sivili silahlı eğitimden geçirmek, toplu kıyımlar yaptırmak, Atatürkçü aydınları öldürtmek, önce ASALA, ardından PKK’yı kurdurup etnik savaş çıkarmak, sonunda 12 Eylül 1980 faşizmini getirerek Türk ulusunu işkenceden geçirtmek oldu.

    Türkiye’nin her zaman “oltadaki balık” olması istendi.

    “Faili meçhul”ler, kontrgerilla hangi örgütün işidir? NATO’nun değil mi?

    Evet, bu emekli diplomatlar ya cahiller ya kötü niyetli görevli!

    1 Mart 2003 ABD saldırı tezkeresinin TBMM’ce kabul edilmemesinin ilk misillemesi Irak Süleymaniye’de Türk askerlerinin başlarına çuval geçirilerek aşağılanmaları oldu. Geniş anlamdaki misilleme ise Kürdistan’ın kurdurulması dayatmasıdır. Türkiye’ye Kürdistan’ı kurdurdular mı bilinmez ama Barzanistanı her yönden kurdurdukları açıktır. Oluşumun ABD’ce ertelenmesi bizi daha büyük belalardan şimdilik kurtardı. Kurtulamadığımız pek çok belayla hâlâ boğuşan bir Türkiye. ABD ve AB’nin PKK’ye PYD’ye lojistik, siyasal… destek, Türkiye’ye NATO koruması mıdır? (Burada salt şiddete ilişkin olanlara değiniyoruz, dolaylı saldırıların ayrıntılarına girmek de olanaklı.)

    Bu E. diplomatlar bilgisizler.

    20 Mart 2003’te başlatılan, Irak’ın işgalinde işgalci güçler, milyonlarca sivili öldüren, binlercesine işkence uygulayan güçler uygar batı, ABD-AB-NATO değil midir? Diplomaside ahlakın hiç mi yeri yoktur? Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetinin diplomatları bunu savunamazlar.

    ABD’nin, Ortadoğu’da 22 ülkenin sınırlarını, haritalarını değiştireceğini açıklayan Condoleezza Rice, Birleşik Devletler’in çaycısı mıydı? Dışişleri Bakanı değil miydi? Belli ki pek saygın e. diplomatlar, e. büyükelçiler sıranın Türkiye’ye gelmeyeceğinin güvencesini almışlar.

    19 Mart 2011’de Libya’yı bombalayan uçaklar NATO savaş uçaklarıydı. Bilmiyorlardır, bildirelim.

    Suriye’de iç savaşı çıkaran ve sözde isyancı kafa kesenleri her yönden destekleyen de NATO’dur. Bu amaçla Birleşmiş Milletler’i de sürekli kullanır. Suriye’nin, Rusya Federasyonu ve İran faktörleri olmaması durumunda tümüyle, Irak benzeri askeri işgale uğrayabileceği; Türkiye’ninse daha açık hedefe konacağı olasılığı hiçbir şey anlatmıyor mu?

    Bugünlerde tüm hukuk ve insanlık değerleri paspas edilerek Venezuela’da, Maduro yönetimine karşı Amerikancı faşist darbe girişimlerinin sürdürülmesi emperyalist ABD-AB-NATO dünyasının işidir.

    Böylesi bir NATO yapısından hâlâ medet ummak “kabul edilemez.”

    (Rus uçağının düşürülmesi üzerine, Rusya Federasyonuyla çatışma olasılığı durumunda, Türkiye’ye koruma sağlanıp sağlanmayacağı tartışılırken, ABD güdümünde bulunduğu herkesçe bilinen kuruluşlardan hiçbir olumlu ses çıkmadığı anımsanmalıdır.)

    Yatıp kalkıp okyanus ötesine çalışmak birilerinin mesleği herhalde, emekli olunmuyor.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün dış siyaset anlayışı (iç siyasetten bağımsız da değildir,) komşularla iyi ilişkiye, giderek içinde bulunulan coğrafik bölgede güçbirliği yapılanmalarına dayanır. 9 Şubat 1934’teki Balkan Antantı, 8 Temmuz 1937’deki Sadabat Paktı, Bolşevik yönetimi ve SSCB ile iyi ilişkiler, bu yönde daha Kurtuluş Savaşı yıllarında başlayan dayanışma ve anlaşmalar Atatürk cumhuriyetinin, Türk Devriminin dış siyasasının somut olgularıdır; ekonomik gücümüze de katkı sağlamıştır. “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi, kuru iyi niyet dillendirişi değildir. Böyle olmadığını en azından son yirmi yıldır Ortadoğu’da yaşananlar kanıtlamıştır. ABD “muhipliği”yle Türkiye’nin de Ortadoğu’nun da barışını sağlayamazsınız.

    Dış siyasa da iç siyasa da ekonomik güçle doğrudan ilgilidir. Siyasan, ekonomin kadardır. Bu da aynı zamanda bilim, teknoloji demektir. Geçmişteki gibi gelecekte de yazgı birliği içinde olunacak komşu ülkelerle iyi ilişkiler, ekonomik gücü de kazandırır. Ekonomik güç ise Batılı emperyalist devletler karşısında “pazarlık” ve “meydan okuma“ (bu diplomatik kavramdır) gücünün artması demektir. Ekonomik yönden gerçekten güçlü bir Türkiye üzerinde kolay kolay kimse operasyon yapamayacağı gibi kararlara ortak etmek zorunda kalır.

    Türkiye’nin tam bağımsızlığına önem veriliyorsa izlenecek siyasa yukarıda açıklanan, ekonomik gücü yükselten ve bölgemizde barış yönünde karşılığı bulunan siyasadır.