• Hürriyet Yaşar | Gerçekten yapabilecek misiniz Sayın Ekrem İmamoğlu?

    Benim çocukluğumda, ilkokulun hayat bilgisi kitaplarında İstanbul’un nüfusunu iki milyon olarak okurduk. Bu iki milyonluk kentin kıyıları yolcu vapuru iskeleleriyle doluydu. İskelelere yanaşacak vapurları dolduran İstanbullular gidecekleri yerlere, yolun çok büyük bölümünü vapurla alarak, hatta kara yolu araçlarını hiç kullanmadan da gidebiliyorlardı.

    İki milyonluk kentin su üzerinden birbirine beş on dakika uzaklıktaki vapur iskelelerinde o zaman doğal gaz da yoktu. Soba yanardı. En az iki gişe görevlisi (bunlardan biri bilet satar, öbürü de inen yolculardaki biletleri toplardı), en az bir çımacı, bir de odacıyla birlikte, bir iskelede çalışan görevli sayısı üç ya da dörtten aşağı düşemezdi. Ama biraz büyük iskelelere üç dört görevli de yetmezdi. Çünkü beklemeden kalkması gereken vapurlar için iskelede aynı anda bir’den çok gişe açılır, gişede bilet satılırken, inen yolculardan da kullanılmış biletleri toplanırdı.

    İçinde sürüklendiğimiz şu akıl dışılık sürecinde vapurlarımız elimizden alınırken sayısı bire indirilen gişe görevlileri,bu görevlerinin üstüne çımacılıkla odacılığı da birlikte yapmak zorunda bırakıldılar. Üstelik bir iş günündeki çalışma saatlerini çok aşan çalışma süreleriyle. Bu siyasal iktidar döneminde, artık gişede jeton satan görevli bir yandan odacının işlerini de yaparken bir yandan da vapur saatinde iskelenin üzerine koşup halatı da karşılamak zorunda bırakılıyordu.

    Ama yine de… Yine de…

    “Vapurlar zarar ediyor”du.

    Zarar ediyor gerekçesiyle de üçer beşer elimizden alınıyordu.

    İstanbul’un küçük kıyı semtlerinin iskelelerinde iki üç gişe görevlisinin, bir iki çımacıyla bir odacının çalıştığı ve kentin nüfusunun da yalnızca iki milyon olduğu dönemlerde ise nasıl oluyorsa…

    Vapurlar zarar etmiyordu!..

    İstanbul haritasına bakıldığında, İstanbul’da yaşayanların karayollarındaki tıkanmış trafikte ömür tükettiklerini ya da tıkanmasa bile o yana bu yana sallanıp duran araçlardaki çilelerini düşününce, halka dayatılan seçeneğin akıl dışılığı apaçık ortaya çıkıyor. Karadeniz’den başlarsak, Çatalca’dan Silivri’ye dek bir batı kıyısı, Şile’den Tuzla’ya dek doğu kıyısı tüm İstanbul’u Boğaz’la birlikte çevreliyor. Bu doğal olanağa karşın İstanbulluların ulaşımı, çok büyük oranda karayoluna sıkıştırılmış durumda. Daha düne dek banliyö treni de İstanbul halkının elinden alınmıştı.

    Çökertme sürecinin siyasal iktidarlarının sonuncusu,ülkenin çatısını tutan direkler niteliğindeki kamu kurumlarını ortadan kaldırırken kent içi deniz ulaşımını da vapurlarla birlikte devletten alıp belediyeye verdi. Bunu yaparken kuşkusuz ki belediyenin sonsuza dek kendi elinde olacağını sanıyordu. Ama önce İzmir, sonra İstanbul ve Ankara, tüm yetersizliklerine karşın, bir ‘sağduyuya yönelme’ süreci başlatmayı başardı. Şimdi vapurlar ve kent içi deniz yolu ulaşımının yönetimi de İstanbul Anakent Belediyesindedir.
    Bu durum, akılcılık ve sağduyu açısından önümüze şu tarihsel fırsatı koyuyor:

    On altı milyonluk İstanbul, trafik çilesinden kurtarılabilir.

    Çünkü karayollarındaki zaman yitimi ve yorgunluk yerine keyifli bir yolculuk seçeneği, İstanbul’un doğasında var.İstanbul’un bu elverişli doğasından geçmişte olduğu gibi yararlanıldığında, araba sahiplerine bile arabasını almasının artık gerekmediği düşündürülebilir.

    Çünkü vapurla yolculuk öbür yolculuklar gibi katlanılması gereken zorunlu bir zaman parçası olmuyor, istenen bir yaşam parçası özelliği taşıyor. Vapura iniş binişler, öbür kara araçlarına iniş binişler gibi itiş kakışlı olmadığından, vapur yolculuğu insanın insanlık düzeyini yükseltiyor, insanı uygarlaştırıyor. Sefer sayıları da yeterli olduğunda,vapur yolculuğunda rahat, geniş koltuklarda oturarak dinleniyorsunuz. Vapurda,kara ulaşım araçlarındaki gibi o yana bu yana sarsıla sarsıla yolculuk etmiyorsunuz. Mevsim yazsa püfür püfür deniz havası alabilirsiniz. Kış ise, paltonuzu, mantonuzu, ceketinizi, montunuzu çıkarıp rahatlayabilir, çayınızı kahvenizi içebilir, ayaküstü türünden bir şeyler yiyerek açlığınızı bile giderebilirsiniz. Kitap, gazete, dergi okuyabilir, hatta bir şeyler yazabilir, notlar alabilirsiniz. (Bu siyasal iktidarın doğaya yabancılığı sonucunda o püfür püfür deniz havası yerine, yeni alınan birkaç vapurla ‘açılmaz camlar ve klima’ geldi. Bu çok sağlıksız bir değişimdir, çünkü vapurla ulaşılan o ruh dinginliğini sağlayan etmenler arasında o püfür püfür iyotlu deniz havası da vardır.Yorgun insanı daha da yoran kafa ütüleyicisi televizyonlar ayrı bir korkunçluk.)

    Yirmi dakikayı geçen bir vapur yolculuğunun sonunda vapurdan günün yorgunluğuyla değil, günün yorgunluğunu önemli ölçüde atmış olarak inersiniz. Biraz daha uzun süren yolculuklarda bu dinlenmişlik duygusu da artar.

    Vapur yolculuğunun öbür kara araçlarına göre bu üstünlükleri, dingin, mutlu, işini ve sorunlarını sağlıklı bir kafayla düşünebilen insanlar yaratmada son derece etkilidir. Sabah işine yorgun varan, akşamki kara yolculuğunda ise iş gününün yorgunluğuna eklenen yol yorgunluğuyla eve yük taşır gibi bir duygu içinde ulaşan insanın geriliminin yerini, vapur yolculuğunda konfor içinde dinlenmişlik alır. O araçtan o araca koşturup araç içinde sallanmaktan kurtulmuş vapur yolcusunun karaya ayak basışı yorgun değil, bedence de ruhça da dingin bir insanın karaya çıkışıdır. (Bütün bunları, kamu ulaşımının özel sektöre devredilmesi demek olan tıkış tıkış, rahatsız ve güvensiz kiralık ya da yüklenici özel motorlar için değil, kamunun o geniş, konforlu, insana saygının simgesi Şehir Hatları vapurları için yazıyorum.)

    Büyük kentlerde kavgaları, geçimsizlikleri, öldürme ve yaralamaları kolaylaştıran ruhsal gerginlik/stres artışına, vapur yolculuğunun dinginleştiriciliği açısından da bakmak bize kara ulaşım araçlarına mahkûm edilişimizin sonuçlarını daha iyi gösterecektir.
    Ancak bu vapur seçeneği öyle kolay kolay uygulamaya konulabilecek bir seçenek değil. Çünkü halkın yararına olduğu halde, kendisine ‘halk’ demek istemeyen birilerinin özel çıkarlarına aykırıdır. Fakat İstanbul’un belediye başkanının partisinin adı işte bu ayrımla ‘halk’ partisi değil midir?

    Son günlerde, İstanbul’umuzun yeni belediye başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu’nun vapur seferlerini artıracağı yolunda haberler okurken, küllerin altında uyuyan umutlarımız da kıpır kıpır olmaya başlıyor.

    Vapurlarımızı gerçekten geri kazanabilecek miyiz sayın başkan? İstanbul’un doğasının çağırdığı akılcılığa dönüp şu ömür törpüsü trafik çilesinden kurtulabilecek miyiz?

    Yaşam çok büyük utkuların birdenbire değil, küçüklü büyüklü başka utkuların kazanılmasıyla gerçekleşebileceğini öğretiyor.

    Vapur seçeneğinin uygulanmasına dönülmesiyle trafik sorununun çözülmesi halkın sarsılmaz dayanıklılıkta beğenisini kazanacak, başkanın ve yoldaşlarının rakiplerini ise iyice gözden düşürerek utanca gömerek daha büyük başarıların kapısını açacak güçte, anahtar bir başarı olacaktır.

    Vapurların halkın elinden alınıp yok edilmesi,halkın mutluluğunu azaltan büyük ve kasıtlı bir felaketti. O felaketi savuşturan utkuyu çok yakında arkamızda bırakmış olarak, ülkece o güçle ileriye bakabilecek miyiz?