• Rokoko sanat tarihteki üsluplar açısından bakıldığında, bir tarafıyla resim sanatına gündelik hayatın, hafifliğin, flörtlerin, kır pikniklerinin girmesi demek. Kavram Fransızca rocaille’den geliyor. 18. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan midye, deniz kabukları ve süngerler gibi denize ait motiflerin etkisinde oluşturulan süsleme ve dekorasyon biçimini anlatıyor.

    Rokokoyla, daha önce sanatın merkezine oturan İsa, Meryem ve azizler ile Yunan mitolojilerinden sökün eden içerik ağırlığı seyrelmiştir. Rokokonun gündelik hayatı ve hercai hafifliği elbette 18, yüyılın devrimlerle sarsılan dünyasında aristokrasinin ya da yeni palazlanan “öykünmeci” burjuvazinin hayatıdır.

    Rokoko mimari ve mobilya tasarımında ise aşırı süslü, kıvrımların bir biri üstüne patladığı, detaycı yuvarlakların ve altın varakların şavkıdığı bir estetik olarak sarayları ve burjuva konaklarının diline dönüşmüştür. Çiçek ve yaprak desenlerinin ince işçilikle sarmaladığı çerçevelerin, avizelerin mum ışığını katladığı kristal etkisinin, dantela ve kadife perdelerin oynaştığı bir mekandan söz ediyoruz.

    Rokoko bugün mobilya sektöründen, alçı biblolara, diploma çerçevesine, düğün davetiyelerinden, pastacılık sektörüne yaşamaya devam ediyor elbette. Ya da kiç dediğimiz popüler kültür ürünlerine ve nesnelerine ruhunu üflemeye devam ediyor diyelim.

    1920’lerde kendini gösterecek modern mimari ve estetik kendini daha çok rokokoya ve onun popüler üretimlerine karşı konumluyordu. 1908 tarihli mimar Adolf Loos’un yazdığı “Süs ve Suç” makalesinin öncelikle hedefiydi rokoko. Rokoko israftı, gözü yoran süslemecilikti, köle emeğiydi. Ama daha çok da çöken aristokrasi ve burjuvazinin krizli estetiğiydi. Loos ya da başka sosyalist esinli mimarlar sadeliği, akılcılığı, minimalizmi ve beyaz küp formları, eşitlikçi ve kolay üretilebilir olması dolayısıyla rokokonun rüküşlüğüne karşı konumluyorlardı her şeyden önce. Pasta bulamayanlara karşı ekmek vurgusuydu bu. Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler değil!

    1990 sonrası postmodernizm, modernizmin sade, kübik, seri üretilebilir ve akılcı formlarını sıkıcı bulurken, önerdiği Las Vegas modelli yeni bir rokokoydu. Kendine toplu konutlarda yer bulan modernist estetik ve Sovyet yapıları küçümsenirken, postmodernist mimarlar, eklektik, rüküş ve oyuncul şirket binaları tasarlıyorlardı. Yeni burjuvazi 21. yüzyıla devreden yeni rokokosunu üretmişti artık.

    Son 30 yıldır Türkiye’de iktidara gelen muhafazakar burjuvazi ve AKP’nin estetiğine bakıldığında kiç ve rokoko kavramları tekrar hatırlanıyor. Süs, şatafat, altın varak çerçeveler ve koltuklar, emeği gizleyen “süslüman” bir yeni estetik vazediyordu. Van’da deprem altında kalmış çocuğun acılı yüzü bile altın varak çerçeveyle sunuluyordu reise.

    Elbette İslami-Osmanlı estetiği düşünüldüğünde arabesk süslemecilik yabancı değildi bu topraklara; ama inşaatçı burjuvazi açısından vazgeçilmez bir yeni süslemeciliğe dönüşüverdi.

    Dün gerçekleşen Çırağan’daki düğün bu isla-rokoko’nun en görünür örneğini verdi denilebilir. Çırağan Sarayı, Dolmabahçe gibi rokokoyu önceleyen, süs, kıvrım, hareket ve varaklı parıltıların dili olan Barok mimarinin bizdeki ilk örneklerinden biriydi. Birisi Sabah grubu diğeri Hürriyet-CNN-Türk gibi yandaş iki medya devinin ailelerini birleştiren düğün medyaya yansıyan görüntüleriyle rokoko estetikte zirveyi görmüş oldu.

    İnşaattan enerji sektörüne bir dev olmuş Demirören-Kalyoncu ailelerinin bahçeye kondurulmuş bir çadırda geçen düğünü, iktidar-medya ilişkisinin “rüküş” parıldayan bir estetiğiydi adeta. Hemen her yeri kaplamış süs, parıltı, avizelere, mumlara, papyonlu, fraklı ve permalı saçlar eşlik ediyordu. Düğün bir postmodern estetik mevzusu olarak onlarca doktora tezini kuşatacak ayrıntılar taşıyordu. Şamdanlara eşlik eden Kuran sesi, duvarlara yansıtılmış cami görüntüleri ve papyonlu, şatafatlı giysiler…

    AKP iktidarı son sınırlarına gelirken, ortaya çıkan İslamik-Rokoko estetiğin örtüşmesi çok anlamlı. Çünkü sanatsal üslupların tarihi içinden baktığımız da rokoko da süslenmiş son sınır ve geçilmesi gereken tülsü tabakaydı. Çöken bir dönemin son parıltısıydı.