• “Kalktık Horasan’dan sökün eyledik, parlar omzumuzda uzun şelfeler. Harran ovasında binlerce kişi, ceylanlara karışıp semah döndük, ulu şahinler gibi… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta soyumuz boy versin diye… Anadolu’nun taşıyla, toprağıyla, akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk, kaynaştık, etle kemik gibi, yağmurla toprak gibi… Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün kırk gece…”

    Hocası Lokman Perende O’na; “müjdeler olsun ki kutb’ul aktablık” senindir; kırk yıl hükmün vardır. Şimdiye dek bizimdi, bundan sonra senindir. Biz bu yokluk yurdunda çok eğlenmeyiz, var, seni Rum’a saldık. Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik. Rum (Anadolu) abdallarına seni baş yaptık…” icazetiyle; tıpkı destanda anlatıldığı gibi, akıp gelmiştiler Diyar-ı Rum’a…

    Boyunlarında uzun şelfelerle, Horasan’ın Nişabur kentinden yola çıkanlar arasında Bektaş ile kardeşi Menteş’te vardı. Gecelerce semah dönüp, ceylanlara karışmaya gelmişlerdi… Baba İshak ve Baba İlyas, vergiden ve baskıdan bunalan köylüyle bir olup, zulüm ile cenge tutuşmuştu ve tarih 1240’ı göstermekteydi…

    Önce Sivas’ta otağ kurdular; Baba İshak ve İlyas’la geceler boyu kan akan nehirleri dinleyip, bozkırdaki zulmü konuştular…”Nefislerinin boynunu vurup, huzur buldular” ve bozkıra, taşa, toza, suya, göğe, toprağa karışmak üzere Kırşehir’e, oradan da Kayseri’ye geçtiler… Sonrasında kucaklarında aslan ve ceylanlarla Sulucakarahöyük’e; Nevşehir’e vardılar…

    Bundan sonraki ömrü ışık seli olup aktı, aydınlattı bütün zamanları ve bütün kavimleri…

    O, şöyle söylüyordu; “Dervişlik, hırkada, taç’ta değildir/ Hararet nardadır, sacda değildir/ Her ne arar isin insanda ara/ Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir…” Bu sözler insanın cevahir mağarasından aktı mı bir kez, orada kardeşlik olur, barış olur, aşk olurdu… Ve Diyar-ı Rum’da artık, her kılıç kesmez olurdu her başı!

    Sözleri ulu çınarlar gibi kök saldı Anadolu topraklarında. Her söylediği yasa oldu, şöyle özetlendi sözleri, halkların gönül dergahında;

    “Er ol, erlerle yaşa. Erenlere, iyilere karış, onlarla görüş, konuş, seviş, ara bul! Kendine gel, kendini bil, kendinden başkalarını kendinde gör. Dilin kemiği yok ama eline, diline, beline, işine, eşine, aşına sahip ol, sıkı tut. Haksızlığa baş eğenler, susanlar, korkaklar bizden değildir! Biz kimseye kin/buğuz tutmayız. Bizde herkes özgürdür, isteyen giyinik, isteyen çıplak gezer. Biz ayıp örteriz, görmeyiz, sır saklarız açığa vurmayız; gayrımız yoktur bizim. Biz doldurur biz içeriz, günah ile sevabımız iç içedir bizim. Mansur darında olanlardanız, bir üzümü kırka bölenlerdeniz!

    Adem manaya derler; sadece el, ayak, baş, suret ile kaş değiliz. Dar yerlere, kuru çizgilere sığmayız. Evrenleri kucaklayan karıncayız, ummanız, zaman/mekan bilmeyiz; zaman biziz, umman biziz, biz vaktin oğlu, vaktin babasıyız, ikisini bir edeniz. Bugünü var eden dünüz, aşk içinde eriyeniz. Zahiri, batına bağlayan köprüyüz; iki yaprak arasında dili olmayan kitabı konuşturanız; okunacak en büyük kitap biziz, insanız; enelhak bizdedir! Geleceği kuranız, yoku var, varı yok edeniz! Günahın günah, suçun suç sayılmadığı yere varanlardanız. Ev’i yapanı tanırız, ikiliği bir kenara koyup, bir olanlardanız. Biz yürürken düş görürüz, düşleri hayra yorarız, her mahluka kardaşız ve her dili anlarız… Ve kata unutma; iyilerin iyi olduğunu bilenlerdeniz!”

    O, bir ışık eri olarak, karanlıkla savaşını dünyamızda yaşadığı 62 yıl boyunca sürdürdü. O’nun açtığı yoldan yürüyenler; devletler kurdular, devletler yıktılar ama O, hep var oldu.

    Fakat zamanın kimi evrelerinde, O’nun açtığı bu aydınlık yolu kavrayamayanlar da oldu kuşkusuz. Ama hiçbir devirde şimdiki kadar basit, şimdiki kadar çirkin saldırılmadı O’nun hatırasına! Devlet mülkünü elinde tutanlar sanıyorlar ki mülk kendilerinindir! Oysa “kamu mülkü” hiç kimsenin değil, “paylaşıldığınca herkesindir…”

    Kültür Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Genel Müdürlüğünün, Nevşehir Valiliğine gönderdiği bir yazıyla; 1964’den beri desteklenen “Hacı Bektaş-i Veli”yi anma etkinliklerinden çekilme kararı almışlar. Hiçbir biçimde maddi destek sağlamayacaklarmış… Kültür Bakanlığı’nın, dünyaya mal olmuş bir ışık pınarının hatırasına, bunu yapma hakkı var mıdır, kabul edilebilir mi? 800 yıldır akıp gelen bu kardeşlik ırmağından bir damla su düşmez mi bunların da payına; belli ki düşmemiş!

    Bu gibiler için Hünkar, 800 yıl önce “Kitab-ül Fevaid”de şöyle söylemişti, hatırlatalım: “Şu beş şey vardır ki kendi cinsinin en yazığıdır; birincisi, Güneşe karşı ışıyan ışık. İkincisi, görmeyen göz karşısındaki çok güzel bir yüz. Üçüncüsü, çorak toprağa atılmış sağlıklı bir tohum. Dördüncüsü, tok bir karın karşısındaki çok güzel taam (yemek). Ve beşincisi, bir ahmağa söylenmiş hak bir söz!

    4 Ekim 2019, İzmir

    Not: Bu yazıyı oluştururken; Abdülbaki Gölpınarlı’nın, İsmail Özmen’in, Nejat Birdoğan’ın yapıtları ile Pir Hünkâr’ın “Kitab-ül Fevaid ve Makalat adlı kitaplarından yararlandım, sonsuz minnetimle…