• Eskiler Ağustos için “Onbeşi yaz, onbeşi kış” derlerdi…

    Burada eskiler dedik de gülümsedim. Ben yeni miyim, ya da ben de eskiyim… Şimdi eskiler diyorum ya, benden önce göçüp gidenleri söylüyorum. Söz gelimi annem… Fatma Fitnat; cep telefonu bilmeden çekti gitti… Bu dünyayı bırakıp gitti… Orada haksızlık burada haksızlık diye uğraştım durdum… Boğuşup durdum.

    İsterdim sessiz bir dünyada yaşayayım… Ben kavgaya çevirdim sessizliği…

    Bir yer sessizse beni oraya götürün… Bırakın, hemen bozarım sessizliği…

    İnsancıl geldi… Erzurum Kongresi… Sivas Kongresi… kongreleri değerlendiriyoruz. Cumhuriyeti savunuyoruz… Laikliği savunuyoruz… Aydınlanmayı savunuyoruz.

    İnsancıl’a bakıyorum. İki sayı sonra 30 yıla varacak.

    “İki ay dayanamazsınız” diyenleri yıldırımlarla biçti… O kişileri çoktandır göremiyorum.

    İnsancıl, sermaye sınıfına karşı çıkan inat dergisidir…

    İnsancıl, kavgamızın dergisi…

    15 Temmuz Pazartesi şöyle yazmışım “Üç yıl önce bugün Türkiye bir dokunca atlattı (…) Darbeciler birbirlerini, nasıl oluyor da bu kadar sıcak kucaklıyorlar. Birbirlerini kolluyorlar / Savcılar, doktorlar, avukatlar, subaylar, hocası sıkı sıkıya birlik oluşturuyor.”

    Bunu ben çözemedim. Kanlı bir bilmece gibi duruyor önümde.

    Kapitalizme karşı bilgi

    Lukacs, Şeyleşme ve Proleterya Bilinci adlı yazısında şöyle der, “Buradaki amacımız, Marx’ın iktisadi çözümlemelerini temel almak ve oradan yola çıkarak hem nesnel bir biçim olarak hem de buna denk düşen öznel bir duruş olarak metaların fetiş karakterinden doğan sorunları irdelemeye geçmektedir. Kapitalizmin ideolojik sorunları ve yıkılışı konusunda açık seçik bir içgörü edinebilmemizin tek yolu, işte bunu anlamaktır.” (Çağdaş Marksizm Seçkisi, çev. Şükrü Alpagut, Yordam Kitap)
    Kapitalizme kökten karşı çıkabilmek bile “bilgi” gerektiriyor. Kapitalizmin eleştirisi, fiyatlar yükseldi… halk eziliyor demek değildir aslında.
    Lukacs, kapitalizm için şöyle der “Burada temel önem taşıyan husus, bir insanın kendi faaliyetinin, kendi emeğinin, bu durum nedeniyle, nesne ve kendisinden bağımsız bir şey haline, insana yabancı bir özellik sonucunda onu kontrol eden bir şey haline gelmesidir.”
    Bu bilinmedikçe, kapitalizmin can evinden vuruşunu duyumsamazsın Kaz Dağlarıyla uğraşırsın…

    İnsanın kökü

    Marks, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirirsi’nde şöyle der, “Köktenci olmak, meselenin köküne inmektir. Ne var ki insan için kök, insanın kendisidir.”

    Bu söz, bir bakarsan tragedyanın en acımasızlığıdır. Bir yandan da komedyanın dayanılmaz gülünçlüğü…

    “İnsancıl’dan ayrılıyorum” diyor, karşısında duruyor.

    Giderken baktım… Kostak kostak yürüyor…

    Söyledim sana, duyumsadın mı? Oktay Akbal’ın karakteri Nuri ya da Nedret’tir.

    Düş dünyasında, şeyleşme dünyasında yaşıyorsun…

    Bunu söyledim değil mi… mutlu olamayacaksın… sistemin köşelerinde yaşayıp gideceksin…

    İnsanın kökü, insanlaşma sürecidir. Sen bu süreçten… kökten kaçıyorsun.

    Büyük tarihsel dönüm noktası

    Güzel bir iş yaptım. Sorun şu. “Türk Romanında Devrimi Engelleyen Tipikler” adlı yazımı çok kişinin okumasını istiyorum…

    Bunu nasıl yapabilirim diye düşündüm. Can sıkıntısıyla düşünürken Merdan Yanardağ’ın ABC’si düştü usuma…

    Hegel’in Felsefe Tarihi adlı yapıtını Birinci kitabının sonuna geldik. (Çev. Doğan Barış Kılınç, notabene Yayınları, İstanbul, 2018.)

    Ben, Hegel’in Felsefe Tarihi’ne coşkuyla başladım. Her yerde öyle mi oldu bilmiyorum.

    Hegel’in Felsefe Tarihi’ni atölyede okuyoruz. Son bölüme geldik… Sokrates…

    Sokrates yargılanıyor, bu konuda şöyle der Hegel: “Sokrates suçlamanın içeriği bakımından yargıçlar tarafından suçlu bulunmuştu, ama ölüme mahkum edilmesinin nedeni suçlanan kişi olarak halkın yetki ve egemenliğini reddetmesiydi. // a- Suçlama iki noktadan oluşuyordu. “Atina halkının kabul ettiği tanrıları Sokrates’in tanrı olarak görmeyip yeni tanrılar getirmesi ve genç erkeklerin aklını çelmesi” onun dolaysız hakikat olarak görülen şeye şüphe düşürmesi, gençleri yoldan çıkarmak demekti.” (y. 384)

    Atina yasalarına göre suçlanan kişinin farklı yaptırım önerme hakkı vardı. Bu hakkı kullanabilmesi için “Ben suçluyum” demesi gereklidir. Sokrates suçu üstüne almadı.

    Şöyle der Hegel; “Sokrates böylece yargıçların hükmüne karşı kendi vicdanını ortaya koymuş ve mahkeme önünde kendini aklamıştır.” (y. 394)

    Sokrates’e karşı halk şöyle düşünür. “Sen ödevini yerine getirdin, biz de ödevimizi yerine getirdik.”

    Ne var ki bir süre sonra, Hegel şöyle der; “Atinalılar da keza Sokrates’i mahkûm etmiş olmaktan pişmanlık duymuşlar ve onu suçlayanlardan bazılarını bizzat ölümle ve bazıların da sürgünle cezalandırmışlardır.”

    Hegel, Sokrates’in konumu için trajik diyor. Doğru… Katılıyorum.

    Bu trajedi için şöyle der Hegel;”… Gerçekten trajik olan şeyde, çatışmaya giren her iki taraf için de olan ahlaki güçler söz konusu olmalıdır; Sokrates’te durum böyleydi. Keza onunki de salt şahsi, bireysel açıdan romantik bir talih değildir; zira onda, evrensel açıdan ahlaki ve trajik kaderi, Atina’nın trajedisini Yunanistan’ın trajedisini görüyoruz. İki karşıt hak çatışmaya girer ve bir diğerini yok eder.” (y. 397-398)

    Hegel, Sokrates için “Büyük bir tarihsel dönüm noktasını oluşturdu” der.