• ABC Kritik

    Son günlerin en önemli konusu bir doğal afet (felaket) olarak İstanbul depremi oldu. Depremin teknik boyutları ve sosyal boyutları genişçe ortaya konulurken, ekonomik boyutları biraz arka planda kaldı. Kısmen inşaat sektörünün olumsuz etkileri (toplanma alanlarının işgali, kentsel dönüşüm hataları vb.) konuşuldu gerçi ama…

    WEF’in (Dünya Ekonomik Forumu) 2019 başında yapılan Davos Zirvesi’nde sunulan bu yılki raporunda iktisadi, çevresel, jeopolitik, toplumsal ve teknolojik riskler ve uzun dönemde bu riskleri etkileyebilecek trendler saptanmıştı. Raporda gerçekleşmesi en olası beş küresel risk olarak aşırı hava olayları, iklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık, büyük doğal felaketler, kapsamlı veri sahtekarlığı ve hırsızlığı, büyük ölçekli siber saldırılar belirlenmişti. Ayrıca etki bağlamında önde gelen beş risk olarak ise kitle imha silahları, iklim değişikliğinin iyileştirilmesi ve uyum çabaları konusunda başarısızlık, aşırı hava olayları, su krizleri, büyük doğal felaketler saptanmıştı.

    Doğal afet doğal mı?

    Doğal afetleri, tanrı işi olarak (doğaüstü güçlerle) veya doğa işi olarak (doğal güçlerle) ya da insan ve toplum işi olarak açıklamak olanaklıdır. Tanımsal yaklaşımı bir yana koyalım. Doğal afetlerin gerçekte doğal olmadığını, doğal afetlere bağlı kayıpların bütünüyle Doğa Ana’ya atfedilemeyecek kadar yüksek olması nedeniyle rahatça ifade edebiliriz. O halde üçüncü açıklama tarzı ön plana çıkmaktadır.

    Birleşmiş Milletler (UNESCO) tarafından 13 Ekim Uluslararası Afet Risk Azaltım Günü olarak kabul edilmiştir. 2018 yılı 13 Ekim’inde ana tema afetlerin küresel gayri safi milli hasılaya olumsuz ekonomik etkilerinin azaltılmasıydı. 2019 yılı ana teması da ‘Afetin kritik altyapılara verdiği hasarın ve temel hizmetlerin (sağlık ve eğitim tesislerinin hizmetleri, su tedariki, enerji, telekomünikasyon ve ulaşım hizmetleri vb.) kesilmesinin önlenmesi’ olarak belirlenmiş. Bu yılki ana tema Birleşmiş Milletler tarafından ortaya konulan ‘Sendai Yedi Hedef’ kampanyasının bir parçası olarak devam ediyor. Hedef 2030’de bu etkinin sıfırlanması!

    2016’da ortaya konulan yedi yıl yedi hedef (a-g) kampanyasında yıllara göre hedefler şöyle belirlendi:

    2016: Ölümleri azaltmak / 2017: Etkilenen insanların sayısını azaltmak / 2018: Küresel toplam (Gayri Safi Yurt İçi Hasıla) GSYH’ya olumsuz etkisini azaltmak / 2019: Afetin kritik altyapılara verdiği hasarın ve temel hizmetlerin (sağlık ve eğitim tesislerinin hizmetleri, su tedariki, enerji, telekomünikasyon ve ulaşım hizmetleri vb.) kesilmesinin önlenmesi / 2020: Ulusal ve yerel afet risk azaltım stratejisi olan ülkelerin sayısını arttırmak / 2021: Bu Sendai Yedi Çerçevesine ilişkin olarak gelişmekte olan ülkelere destek işbirliğini geliştirmek / 2022: Çok yönlü hasar erken uyarı ve enformasyon sistemlerinin kurulması ve işletimini arttırmak

    Doğal afetlerin ekonomik etkileri

    Bu etkilerin yapısal özellikleri, depremin büyüklüğüne (depremin kaynağında ortaya çıkan enerjinin ölçüsü) ve şiddetine (depremin yeryüzeyindeki yapılar ve insanlar üzerindeki etkilerinin ölçüsü) göre farklılaşabilecektir. Birleşmiş Milletler’in afetlerle ilgili örgütü UNDRO bu etkileri doğrudan, dolaylı ve ikincil etkiler olarak sınıflamaktadır. Şöyle ki;

    1. Doğrudan etkiler: Bunlar afetin devletin kamusal malları, iş dünyası ve nüfus üzerindeki doğrudan etkileridir. Genelde insan nüfusunun yaşam niteliği ve sayısı üzerindeki etkiler ile fiziksel stok, hayvan ve bitki stokunun niteliği ve niceliği üzerindeki hasar ve yıkım gibi kayıplardır. Özelde ise toplumsal ve ekonomik altyapıda ortaya çıkan hasarlar ile sermaye stoğundaki kayıplardır.

    Doğrudan ekonomik kayıplar şu başlıklarda toparlanabilmektedir:

    Yapıların yeniden yapılmasının veya onarılmasının maliyetleri, yapıların içindeki özel malların zararı, yapıların içindeki ticari mallara gelen zarar, yapıların onarılması için gereken zamanda eğitim, hizmet ve ticaretin aksaması, gerektiğinde konut ve işyerlerinin taşınma maliyeti, gelir kaybı, kira kaybı.

    1. Dolaylı etkiler: Bunlar doğrudan etkilerin türevleri olarak tanımlanmaktadır. Üretimdeki düşüşe ve hizmetlerin karşılanmasındaki aksamalara bağlı olarak ortaya çıkan etkilerdir. Bu etkiler fiziksel yapılar ve insanlar arasındaki ilişkilere tesir eder. Üretim ve hizmetlerin (su, iletişim ve ulaşım vb.) kesilmesiyle gelir kayıpları ve fiyat artışları ortaya çıkar. Bu etkiler birkaç yıla dek uzayabilmektedirler. Bunlar şu başlıklarda toparlanabilmektedir:

    Doğrudan halkın gönenci ve gereksinimleriyle ilgili olanlar: Hane halkının yaşam koşullarının bozulması (evsizlik, gereksinimlerin karşılanamaması, göç ve taşınma ve geçimliklerin yitirilmesi) / Halkın sağlık ve beslenme durumlarının bozulması (çevresel bozulma, hijyen sorunları, afetlerin artması, yiyecek kıtlığı)

    Bütün bir toplumsal dizgeyle ilgili olanlar: Ekonomik faaliyetlerin bozulması (ara ve nihai piyasaların, politikaların ve bekleyişlerin olumsuz etkilenmesi) / Kamusal faaliyetlerin bozulması (aşırı yüklenme, aksamalar, siyasallaşma ve yandaşçılık)

    1. İkincil etkiler: Afetten bir süre sonra ortaya çıkan afetin ülke ekonomisine etkileridir. Bu etkiler makroekonomik etkiler olarak nitelenebilirler. Ekonomik büyüme düşüşü, enflasyon artışı, ödemeler dengesi sorunları, kamu harcamalarında artışlar, bütçe açığının büyümesi, parasal rezervlerde azalma, borç dengesinin bozulması, ülke rezervlerinin azalması gibi örnekler verilebilir.

    Doğrudan ve dolaylı etkileri olay tahribatı, ikincil etkileri ise sonuç tahribatı olarak adlandırmak da olanaklıdır.

    TÜRKİYE’YE AİT ÇALIŞMALAR

    Bu konuda Türkiye’ye ait kimi çalışmalar mevcuttur.

    Xsights şirketinin yaptığı araştırmaya göre, katılımcıların en fazla korktuğu doğal afet % 63 oranı ile deprem imiş. Ya bilişsel süreç? Bir tatbikata katılanların oranı % 39, en yakın acil toplanma alanını bilenlerin oranı da % 5 imiş. Katılımcıların % 43’ü olası bir depremde evlerinin zarar göreceğine inanmasına karşın, % 55’inin herhangi bir deprem hazırlığı yokmuş.

    Depremin ekonomik etkileri konusunda Faruk Selçuk ve Erinç Yeldan Türkiye’de Ağustos 1999 depremi sonrası için bir çalışma yapmışlar. Bu çalışmaya göre, herhangi bir politika uygulanmadığında GSYH’da % 1,3, toplam tüketim harcamaları % 1,4, toplam yatırım harcamaları % 0,8 azalacağı kestirilmiş. Dış açığın ise % 4,4 artacağı ve bu açığın özel sektör dış borçlanması ile kapatılacağı öngörülmüş. Bunun da özel kesim dış borçlanmasını % 3,3 arttıracağı öngörülmüş.

    Enver Alper Güvel’in de benzer bir çalışması mevcut olup, İMKB yayını olarak kitaplaştırılmıştır.

    1999 depreminden sonra depremin yol açtığı ekonomik kayıpları giderme amacıyla geçici olarak ek gelir vergisi, ek kurumlar vergisi, ek emlak vergisi, cep telefonu hizmetlerinden kesilmek üzere özel iletişim vergisi (ÖİV) ve özel işlem vergisi konulmuştu. ÖİV 1 yıllığına ve % 25 oranla geçici olarak konulmuştu. AKP hükümeti bunu kalıcı kıldı. ÖİV olarak 20 yılda toplam 66 milyar TL. (yaklaşık 36 milyar dolar) toplanmış. Peki bu paralara ne olmuş? Eski Maliye Bakanı Mr. Mehmet Şimşek sağlık, eğitim ve duble yollara harcandığını söylemişti 2011’de. ÖİV’nin kaldırılacağı söylenmişse de (Mr. M. Şimşek,2014) 2018’de oran % 5’ten % 7,5’a yükseltildi. ÖİV’nin gerekçelerinden biri olan GSM alt yapısının güçlendirilmesi mevzuunu son depremde sınadık, ardından kınadık! Uzun sözün kısası toplanan paralar pay (fay değil!) hatlarında deve olmuş.

    Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na göre İstanbul’da 6,7 milyon adet depreme karşı riskli konut mevcut. Zorunlu deprem sigortası (DASK) olan konut oranı Türkiye’de % 52,4 iken İstanbul’da ise % 62,9. DASK’ta azami teminat tutarı da sadece 215 bin TL.

    Kentsel dönüşüm Eylem Planı kapsamında 100 bini İstanbul’da olmak üzere her yıl 300 bin konutun dönüştürülmesi hedefleniyormuş. Böylece 5 yılda 1,5 milyon riskli bina elden geçmiş olacakmış! Miş miş de mış mış! Biz toplanma alanlarına AVM yapmakla meşgulüz. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu’nun açıklamasına göre 470 toplanma alanından 77 tane kalmış koca İstanbul’da. İstanbul’un büyük tıp fakültesi (Çapa) dahil depreme karşı güvenli hale getirilmedi.

    Riskli binaların dönüştürülme sürecinin bir rant kapısına dönüştüğü artık ortada olan bir gerçek. Hatta İstanbul İnşaatçılar Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Nazmi Durbakayım bile bu sakıncaya işaret ediyor.

    SONSÖZ:

    Kuşkusuz risk yönetimi bağlamında ekonomik etkilere karşı önlem almak ve bu amaçla stratejiler geliştirmek olanaklıdır. Yukarıda sayılan yanlışlardan dönmekle başlayacak her şey!

    Türkiye’nin deprem korunma reçetesi artık semaver, çay, park olmaktan çıkmalı. Çıkmalı çıkmasına da, çözüm deprem duaları olmamalı!

    Ayrıca finansal piyasalarda da bu konuyla ilgili çok sayıda enstrüman (deprem sigorta poliçesinden katastrofik borsa araçlarına dek) mevcuttur.