‘Şair tavrı’

Şair tavrı diye özel bir davranış biçimi var mı, diye düşünüyorum hanidir? Yoksa da, böyle bir tavra gereksinim var mı sözgelimi? Sizler ne dersiniz bilemem elbette fakat tarihsel olan; hem bizim geleneğimiz hem de dünya ezilenlerinin acısını söyleyenler açısından, böyle bir tavrın varlığına ve çoğu zamanda gerekliliğine işaret ediyor.

Sonuçta insan politik bir varlıktır ve şairin kullanacağı bütün araçlar daha en baştan politize olmuştur. Günümüzde n’aparsak yapalım, ne kadar uzak kalmaya çalışırsak çalışalım, sonunda politik arenanın bir parçasına dönüşüyor olmamız bundan…  Acıtan, kahreden doğruları söylemek çoğu zaman şairlerin işi olmuştur. Bundan ötürü ki, dünya tarihi yahut öznel tarihimize şöyle bir bakıldığında, yön verici bütün şair – sanatçıların aktif taraf olduklarını ve bütününün politik birer kimlik olduğunu görüyoruz…

Bu bağlamda, sevgili şair Aydın ŞimşekSanat ve İktidar’ adlı kitabında; “sanat boşluk kaldırmaz… Sanat, politikadan elini eteğini çekince, politika sanatın bıraktığı boşluğu doldurdu ve ekonomi, estetiğin tüm birikimini ele geçirip yönetmeye başladı…” diyerek, şairin asla terketmemesi gereken eylemci tavrına, gerçekçi bir gönderme yapıyor…

En başından beri direnmek, inandığı yoldan; “dönen dönsün ben dönmezem…” diyerek, güzelim başını cellada vermek… “Cehennem, acı çektiğinizi kimsenin duymadığı yerdir…” tespitini yaparak, dara çekilmek… “İki cihanı içine sığdırıp da, kendisini bu kötülüklerle dolu cihana sığdıramamak…” inancıyla,derisini yüzdürtmek… Yahut İspanya’da Lorca’nın yaptığı gibi “kahrolsun faşizm” diyerek kurşuna dizilmek… Yahut Şili’de Pinochet faşizminin gitar çalmaması için ellerini kestiği Viktor Jara’nın, gitarını ayağıyla çalmaya çalışması ve ardından parçalanarak öldürülmesi… Afganistan’da şair Farkhunda Melikzade’nin taşlanarak katledilmesi… İran’da Kürt şair Emin Abbas’ın kendi bedenini ortaya koyarak çektiği acılar ve sonucu…  Şair/sanatçının bu dünyadaki varlık nedenini açıklayan örneklerdendir. Ve insanlığın etik/estetik birikiminin özeti de kuşkusuz bu “şair tavrı”nda gizlidir.

Demem şu ki, şair olmak üç-beş dizeyle ahkâm kesmek, şunun/bunun sarayından “onur ödülü” almak değil, vakti gelince bedel ödemeyi göze almaktır!

Senegalli bir şair/sanatçı olan Ousmane Sembène 1997 yılında, “İngiltere Kraliçesi Özel Onur Ödülü”ne değer görülür. Ödülünü almak için Londra’ya gider, törene katılır ve şu eşsiz konuşmayı yaparak, ödülü almadan salonu terk eder. Konuşmadaki “şair tavrı” öylesine sarsıcı ki, bütününü bu sayfaya alma gereksinimi duydum.

“Sayın baylar ve bayanlar, konuşmama İngiliz dilinde devam etmeyeceğim için hepinizden özür dilerim… Sizin topraklarınızdayım ve sizin sahibi olduğunuz sistem içinde sizin tarafınızdan onurlandırılıyorum. Ancak asıl konuşmam kendi öz dilimde olacaktır. Merak edenler, konuşmamın İngiliz diline tercümesini koltuklarında bulabilirler.

“İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”*

İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler. İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece kavga vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim kavgacılığımızı kullandı; evlâtlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan, dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar.

Hastalıklar yaydılar. Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler.O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri insan etinin üzerine inşa ettiler.

Kendilerini temizlemek için sanatçılarına fikir adamlarına; sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini yaptırdılar. Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı için bizleri öldürdüler.Büyük acılar ve ölümcül işkencelerle ördüler!

Her gelen gemiden; kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkasından gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bugün gelenler de aynı sistemle hâlâ işgale devam etmekteler.

Yeni ilaçları, biyolojik silahları ve hastalıkları deneyen gönüllü doktorlarınızı istemiyoruz. Emperyalist sisteminizde geri dönüşüm ekonomisiyle aslında sömürü olan yiyecek yardımlarınızı kabul etmiyoruz! Birbirimizi anlamamızı zorlaştıran, şarkılarımızı ve masallarımızı unutturan fakir dilinizi reddediyoruz! Çağdaş dünya daveti içindeki, bizi zorla şekillendiren yüzeysel sanat kuramlarınıza karşı çıkıyoruz! Özgürlüğümüzü ilan ediyor, Afrikalı insanlar olarak doğduğumuzu ve Afrikalı ölmek için de bütün Avrupa’yı topraklarımızdan kovuyoruz.

Birbirimizi öldürelim diye bize öğrettiğiniz ırkçılığı… Felsefe adına önümüze sürdüğünüz batının sığ kafalı laflarını… Hukuk adına yaptığınız bütün şovenizmi… Ve sanat diye dayattığınız bütün estetik öğretilerinizi… Afrika topraklarından silene kadar Afrika sizinle savaşacaktır. Siz kabul etmeseniz de bir Afrikalı en az dünyanın herhangi bir yerindeki bir batılı kadar onurludur. İnsan onurlu doğar.

Ve hiçbir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktur…”

Günümüz dünyalılarının ihtiyaç duyduğu şair tavrı; saraylarda gerdan kıvırarak, yaşanan bunca sonsuz vahşeti, hukuksuzluğu, zalimliği, halının altına süpürerek “onur ödülü” almak değil, gerçekleri ama yalnızca gerçekleri, zalimin yüzüne bazen mahpus, bazen hayat pahasına haykırmaktır. Dünyanın ihtiyacı olan “tavır” işte budur!

*Bu söz esasen, Kenya Devletinin kurucusu Jomo Kenyata’ya ait olduğu için, işaretleme ihtiyacı duydum. (T.K)