• Fatih’in “Şehirlerin Kraliçesi”, Napolyon’un ise “Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu” dediği söylenen İstanbul’da Pazar günü televizyonda yapılan Ekrem İmamoğlu, Binali Yıldırım tartışmasını “burun farkıyla” da olsa İmamoğlu kazandı. Oysa, hak ettiğinden çok fazlasıyla parlatılan ama Türkiye siyasetinin vasat isimlerinden biri olan Binali Yıldırım karşısında İmamoğlu’nun açık ara kazanma şansına sahipti…

    Çünkü İmamoğlu’nun karşısında, yeşili yok ederek 25 yıldır kenti betonlaştıran, “ruhunu yok eden, kente ihanet eden”, deprem toplanma alanlarına bile AVM inşa ettiren, dikey yapılaşmayla “kentin silüetini” bozan ve imar kirliliği yaratan, sosyal belediyecilik yerine işi rant belediyeciliğine çeviren zihniyetin adayı vardı…

    YILDIRIM İKİNCİ ADAM MI?

    Karşısındaki isim Binali Yıldırım’dı! Yıldırım, fiili olarak AKP’nin “ikinci adamı” gibi görünse de, ortada AKP diye bir parti kalmadığı için “ikinci adam” olmadığı gibi aslında “zayıf halkaydı”…

    Oysa İmamoğlu dinamik, özgüvenli ve inandırıcıydı…

    Binali Yıldırım’ın Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu gibi isimler arasından “sıyrılıp” öne çıkmasının bir tek nedeni var: Erdoğan’ın “A Takımı”nın devre dışı bırakılmış olması! Girdiği iki seçimi de kaybeden, geldiği her yere “Erdoğan ataması” ile gelen bir Binali Yıldırım var orta yerde…
    Ruhu yok, hatip değil, yorgun ve bezgin…
    Kendisin
    i halen Ulaştırma Bakanı olarak görüyor…
    Bir tek farklı özelliği var; Zaman zaman yaptığı esprilerden dolayı “dokunulabilecek adam” olma özelliği…
    17 yıldır karşısına kimse çıkmamış. Her yere onu Erdoğan taşımış. Televizyonda, radyoda, gazetede, kürsüde, bütün AKP kurmaylarının olduğu gibi hep kendisi konuşmuş, pohpohlanmış, çanak soruları cevaplamış, her daim iktidar olmanın verdiği özgüvenle tek kale maç oynamış…

    TEK KALE MAÇTAN ÇİFT KALE MAÇA

    31 Mart’ta AKP neredeyse bütün önemli büyük şehirlerde yenilince şoka girdi ve kendisini toparlayamadı. Siyasi bir kararla seçimin tekrarı İstanbul’un öneminden kaynaklanıyordu. 31 Mart yenilgisinin 23 Haziran’da da yaşanacağı görülünce ve gerçek neredeyse bütün anketlere de yansıyınca, 17 yıldır “burnundan kıl aldırmayan” kibir abidesine dönüşen iktidar, önce tereddüt geçirdi, sonra da “son bir şans” olarak “bütün dünyaya” televizyondaki tartışmayı ilan ettiler. Çünkü seçim yenilgisi şaşkınlığına, çaresizlikleri de eklenmişti…

    25 yıldır İstanbul’u yönetenlerin söyleyeceği yeni bir şey yoktu. Özgüven kibire, kibir de iktidar şımarıklığına dönmüştü. Dün önemsemedikleri, ismini bile telaffuz etmek istemedikleri Ekrem İmamoğlu’nun sağlam, ayağı yere basan, uçuk kaçık olmayan, kent yoksulluğuna çözümler üzerine oturan projelerine de diyecek bir şey bulamıyorlardı. O yüzden bütün stratejiyi, İmamoğlu’nun sinirlendirerek hata yapma üzerine kurdular! “Pontus ve Bizans” söylemlerinin de, Ordu Valisi’ne küfür etti, VIP, “veri kopyalama” gibi konuları da, sanki taraflara sorulan sorular hiç akla hayale gelmeyecek “çok gizli ve özel” sorularmış gibi polis hafiyesi havasında “soru aldım verdim” işini köpürtmenin nedeni de bu. İmamoğlu’nu sinirlendirerek hataya zorlama…

    Tartışma oldu bitti…

    17 yıllık AKP iktidarının ortadan kaldırdığı karşılıklı tartışma geleneği, “tek yanlı yayın geleneğine” dönüştüğü için televizyon buluşmasından ve tartışmasından beklenti abartılı şekilde büyüdü. Ancak tartışma sona erince gördük ki, bu büyük beklenti yalnızca “tartışma kültürüne” olan özlemden kaynaklanıyordu…

    Kararsız seçmen bu yayından etkilenmedi, kimse ortaya çıkıp da “bu tartışmadan sonra benim görüşüm değişti” demedi…

    Sayıştay raporunu “okumasa da” okumadığı raporda ifade edilenlere “yalan” diyen Binali Yıldırım bile kendisini tartışmanın galibi ilan edebildi…

    Tartışmada yeni bir söz de, fark yaratan çıkış da olmadı ancak 17 yıl sonra “karşılıklı yayına çıkma” muhalefetin, özel olarak da İmamoğlu’nun hanesine başarı olarak yazıldı…

    Binali Yıldırım’ın “şapkadan tavşan çıkarmasını” bekleyenler boşa düştü. 17 yıldır hep “tek kale” oynanan maçın ilk kez “çift kale” maça dönmesi ezberleri de bozdu! Çünkü hep tek kale maç oynayan Yıldırım ikili tartışmaya hazır değildi… Karşılarında ne söylediğini bilen “aklı başında” makul ama etkili projelerini açıklayan bir aday vardı. “25 yıldır bu kenti bu hale getirenlerin vaadleri olamaz” diyen İmamoğlu, gençler, kadınlar ve Suriyeliler konusunda söyledikleriyle de sosyal belediyecilik farkını ortaya koydu…

    SAYIŞTAY’DA DEĞİŞİMİ DURDURAMAZ

    23 Haziran’a birkaç gün kala mevcut veriler gösteriyor ki, değişim kaçınılmaz. İktidarın bütün karşı hamlelerine rağmen, insanlar yeni ses, yeni yüz ve yeni söylem istiyor. 31 Mart’ta adımı atılan yeni siyasal iklim rüzgarı artarak sürüyor.

    Bu rüzgardan dolayı Ekrem İmamoğlu, CHP’yi de, İYİ Parti’yi de, HDP seçmenini de aşan, Karadeniz mitinglerinde de gördüğümüz gibi AKP’li, MHP’li seçmenleriyle de buluşan bir dalganın üzerine oturmuş durumda. Değişim isteği Ekrem İmamoğlu’nun da üstünde…

    Siyasal İslamın ideolojik hegomanyasının bir sonucu olarak, “içkili mekan-içkisiz mekan, haremlik-selamlık havuzlar” gibi yaşam tarzına müdahaleyi, laikliği yok sayan yaklaşımların bile “şimdilik” tartışılmamasının nedeni de bu!

    Partili partisiz seçmenlerin ağırlıklı bir bölümünde, “23 Haziran’da siyasal iklim değişsin, yeni güçler dengesiyle Türkiye normalleşmesin” duygusu hakim…

    Bundan dolayı, iki günlüğüne mitini İstanbul’a atıp, sonra Anakara’ya dönen Bahçeli de, “Böyle bir kişi, benim milletimden, başta Ordu valimiz olmak üzere, özür dilemedikçe bir defa böyle bir adaylığa bırakın layık olmak, böyle bir makama gelemez” tehditini savuran Erdoğan da, siyasi bir hamleyle devreye giren Sayıştay da 23 Haziran seçim sonucunu değiştiremez. Havada hakim olan rüzgarı arkasına alan İmamoğlu yarışı ikinci kez kazanır ve Türkiye 24 Haziran sabahına başka bir şekilde uyanır. Yeni bir siyasal iklim başlar…