• Karşı gerçekçi bir roman; Heyula’nın Dönüşü-Yiğit Bener

    Yiğit Bener’in Heyulanın Dönüşü adlı kitabı. Arka kapağında şöyle deniliyor. “Heyula’nın Dönüşü’nün, bildiğimiz romanlara benzemeyen bir kurgusu var. Olay örgüsüne, karaktere dayalı bir metin değil önümüzdeki. Yaşamın mizahını olduğu kadar acısını da bütünüyle farklı bir gözle okuruna aktaran bir anti-roman…1

    Bu kitap için arka kapakta anti-roman diyor ama ön kapakta roman diyor.

    Ön kapakta Heyulanın Dönüşü deniyor. Arka kapakta Heyula’nın Dönüşü deniyor.

    Roman mı, anti-roman mı… Heyulanın Dönüşü mü, değilse Heyula’nın Dönüşü mü.

    Bu belirsizliklere karşın, anti-roman diye aldım. Anti-roman, romana karşı roman… Yiğit Bener bunu nasıl yapmış sormak istedim.

    Anti-roman Nedir?

    Anti-roman eylemi Yeni Roman diye 1950’lerde Fransa’da başladı. Alain Robbe-Grillet, Yeni Roman akımını başlatan yazarlardan biridir. Asım Bezirci bu konuda şöyle der. “Gillet (C.G.) 1953’den 1963’e kadar La Nouvelle Francaise ve La Rave de Paris dergilerinde bu akımın özelliklerini açıklayıp savunan ilginç yazılar yayımladı. Daha sonra, bunları Yeni Roman İçin başlığı altında bir kitapta topladı.”2

    Bu kitapta Edouard Lep-Andre Sauvage Yeni Roman’ın gerekçesi için şöyle der: “Çağdaş romanların çağında aşırı bir düşünce ve duyarlık çözülmesi, bozulması sergilenmekte, böbürlenme ya da sızlanmayla donanmış bir umutsuzluk (…) gerçek olmayan bir umutsuzluk ortaya konmaktadır.”3

    Çağdaş romanların bu sakıncası bizim romanımıza da dal budak sarmıştır. Kemal Tahir’in, Vedat Türkali’nin, Adalet Ağaoğlu’nun romanlarında aşırı düşünce bozulması bıktırıcıdır. Selim İleri’nin, Ayşe Kulin’in romanlarında duyarlık çözülmesi, düzmece umutsuzluk insanı boğar.

    Klasik gerçekçi romanlar bu sakıncalara düşmez. Yine de klasik roman biçimlerine aldırmayan bir anti-roman yazarımız için atılım olabilir.

    Yiğit Bener’in romanını bu düşünceyle aldım. Okudum. Düş kırıklığına uğradım.

    Nesnel Gerçeklik

    Bir soru Türkiye’de 1960-1980 arasını romanlaştırmak isteyen bir yazar, bunu nasıl yapmalıdır. Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Fürüzan, Pınar Kür solu ağır bir biçimde suçladılar.

    Onlara göre nesnel gerçeklik buydu…

    Peki Yiğit Bener nasıl görüyor nesnel gerçekçiliği… Yiğit Bener de solu suçluyor…

    Bakın nasıl;

    Yiğit Bener’e göre nesnel gerçekliğin temel noktası “Sosyalizm adına yapılan kepazeliklerdir” (y. 287)

    Bir zamanların militanı Sadık, şimdi üst düzey yöneticidir. Patronun sağ koludur. Bu yüzden hapis bile yatmıştır. Bütün bunlara kızan Sadık “Kimi akşamlar, özellikle epeyce kafayı çektikten sonra, bambaşka bir kimliğe bürünüyordu. Gençliğinde yitirdiği ve yeni hayatında eşdeğerini bulamadığı anlamın peşine düşerken kendini kaybediyordu. Birden siyasi nutuk atmaya başlıyor, gayet ciddi bir ifadeyle insanlığın tek kurtuluşunun komünizm olduğunu öne sürerek, aksini düşünenleri sefil fareler olmakla suçluyordu. Hatta burada tekrarlamayacağım daha çiğ ifadeler kullandığı oluyordu.”(y. 269)

    Yiğit Bener, solu küçümsemek için bu söylediklerini yeterli görmüyor. Sürdürüyor, “Derken alkolün etkisi artarken iyice kendimden geçip eskiden kalmış sloganlar atarak sofrada avaz avaz bağırmaya başlıyor, hatta gırtlağını yırtarcasına devrimci marşlar söylüyordu. Zor zapt ediyorduk!” (y. 269)

    Her satırda sola nefret görüyorsunuz.

    Sürdürüyor Yiğit Bener, “Kimi eski militanlar Sadık’a benzer türde vicdan sorunları yaşamadan hemen uyum sağladılar yeni düzene. Hemen locadan koltuk ayırttılar, hatta bazıları düpedüz düzen sözcülüğüne soyundu.” (y. 269)

    Varolana uyum sağlayamayan solcular da tek tek kendilerini öldürüyorlar.

    Yiğit Bener bir zamanların solcularına şunu öneriyor. Geçmişinizi yadsıyın…

    Uyum elbette uyum. Madem devir değişti, madem öbür dünyayı boyladıktan on yıl sonra bir bakıma yeniden doğup buralara ancak dönebildim, bu durumda uyum sağlamak bana düşer. Hiç kuşkusuz! Hizaya girmeli, uygun adım yürümeli ve itaatkar olmalıyım… Başüstüne!” (y. 133)

    Heyulanın Dönüşü Roman mı?

    Şimdi soru şu, Heyulanın Dönüşü roman mı… Ne roman, ne anti-roman…

    Bu konuda ilk olarak şunu söylüyorum. 1960-1980 arasının nesnel gerçekçiliğini gösterememiş yazar.

    Konuya girmeden önce bir alıntı, “Immanuel Wallerstein’i 1 Eylül günü seksen dokuz yaşında kaybettik. SUNY Binghamton Üniversitesinden 1993 yılında emekli olan ancak sürekli yazan, düşünen, düşündüren Wallerstein hoca Marx’ın sermaye analizini 20. Yüzyılın gerçeklerine tarihsel bir perspektif altında bizlere (yeniden) sunan dev bir entelektüeldir.”3

    Dev bir entelektüel sayılan düşünür için nesnel gerçeklik şudur; “Günümüzde büyüme ancak 0-faiz diye anılan genişleyici para politikaları ve bu politikaların yol açtığı finansal köpükler ve rantlar sayesinde geçici olarak yaşanabiliyor. Kapitalizm dünya sistemini birikim önceliklerine göre yeniden düzenleyebilme arayışı içerisinde; bunun içinde küresel ölçekte şiddete başvurmaktan çekinmekte. Kapitalizm şiddet ve açık savaşa başvurmadan dünyamızı yönetemez konumda.”4

    Nesnel gerçekçilik bu… Adalet Ağaoğlu, Orhan Pamuk, Selim İleri, Pınar Kür, Yiğit Bener bu nesnel gerçekliği görmediler. Olguları aşamadılar. Olguda kaldılar. Bundan ötürü gerçekçi olamadılar…

    Nesnel gerçekliği göremeyen bilinçlerinin karanlığında solu suçladılar.

    Ama onlar da sosyalisttiler. Bakın ne diyor Yiğit Bener; “Bir bakıma asla pişman değilim, çünkü hala göğsümü gere gere sahip çıkacağım insancıl bir amaç uğruna, yani tüm insanlığa özgürlük, eşitlik, adalet getireceğini, sömürüye ebediyen son vereceğini umduğum bir devrim için mücadele ettim.” (y. 285)

    Zavallı Sosyalizm…

    Ya şimdi… şimdi vazgeçip köşesine çekilmiş.

    İnsan Nedir?

    Acıklı sözler eden bu sosyalistin insan görüşü ne acaba… Buyurun bakın “En akıllı, erdemli ve güzel insanların, hatta kahramanların bedenlerinin önemli bir bölümünün kan, sidik, ölü hücre, mikrop ve boktan oluştuğunu hekimliğe heves ettiğim dönemlerde Bedri’nin kitaplarından öğrenmiştim. Bokuna, idrarına ve ruhunun karanlıklarına bakmadan, insanın karmaşasını çözmek mümkün mü? İç gıcıklayıcı göbeğinin etrafını şehevi öpücükler kondurmakta olduğunuz sevgilinizin o pürüzsüz teninin birkaç santimetre altındaki ince ve kalın bağırsaklar görüntüsü ve pek hoş olmayan organik maddelerle dolu değil midir aslında?” (y. 165)

    İnsanı kan, sidik, bok toplamı görebilir mi bir sosyalist… hadi şöyle diyelim… kendini sosyalist sanan biri, insanı kan, sidik, bok toplamı görüyorsa bu kafanın kuracağı sosyalizm polpota benzer… neyse bu tür kişilerde inanmışlık yok… “Davaya adanmışlık ise yaşamı üretmez, tüketir.” (y. 283)

    Lenin, böylesi kişiler için şöyle der. “ … bilimsel açıdan şu en önemli şeyi görmezlikten gelmek ya da önemsememek, son derece yanlış -ve devrimciye hiç de yakışmayan- bir tutum olacaktır; burjuvanın direncini kırmak -sosyalizme geçişte bu en güç ve en büyük savaşımı gerektiren bir görevdir. ‘sosyal’ vaizler ve oportünistler, geleceğin barışçıl sosyalizminin hayallerini kurmaya her zaman hazırdırlar. Ama bunları devrimci sosyal-demokratlardan ayıran şey, bu güzel geleceğe kavuşmak için gerekli çetin savaşımlar ve sınıf savaşları üzerine kafa yormaya yanaşmamalarıdır.” 5 (y. 58)

    Anladın mı… insanı kan, sidik, bok toplamı gören vaiz… anladın mı

    Roman mı, Anti-roman mı?

    Ne yapıyorum ben. Yiğit Bener’in romanı ya da anti-romanını mı eleştiriyorum. Hayır… Yiğit Bener, ne roman yazmış, ne anti-roman. Yiğit Bener’in vaizliğini gösteriyorum.

    Vaiz saldırısını genişletiyor, şöyle “’Avrupa’da bir heyula dolaşıyor’ sözleriyle başlayan Manifesto’nun yayımlanmasından bu yana geçen 150 yılı aşkın sürede yaşananların bilançosunu masaya yatırmadan, hiçbir şey olmamış gibi yola devam edilebilir mi?” (y. 337)

    Bay vaiz, al sana örnek… “Sermaye daha başlangıcından bu yana ortak bir dünya sistemi mantığına tabiydi ve sermayenin tek bir hedefi olabilirdi. Daha çok kar elde etmek için daha çok birikim / Bu anlamda sermaye salt bir teknolojik yenilik öyküsü ya da parasal servet biçiminden ibaret olamazdı. Sermayeyi dünya sistemi dahilinde kapitalist sermaye olarak yenileyen olgu uluslararası ölçekte düzenlenmiş iş bölümü idi.

    Uluslararası iş bölümü dünya-sisteminin kapitalist sermaye birikiminin gerekleri uyarınca merkez (core) ve çevre (periphery) ülkelere bölünmüş durumdaydı modern devlet aygıtı da bu sistemin üst yapısını oluşturmaktaydı. Kapitalizm teknolojik ve finansal gelişiminin liderliği merkez ülkelerince sürdürülürken çevre ülkeleri bir yandan ucuz ücretli-emek deposu, diğer yandan küresel talep unsuru olarak dünya sisteminin hiper sömürüsünün hüküm sürdüğü coğrafyalar olarak anılageldiler.6

    Bu özet, Komünist Manifesto’nun dipdiri durduğunu göstermiyor mu vaiz.

    İster roman yaz, ister anti-roman yaz, kesinlikle nesnel gerçeği yansıtmalısın.

    Öngörülerini yitirmiş küçük burjuva anti-roman bile yazamıyor, bu sevindirdi beni… ama Orhan Kemal Ödülünü alışı da paramparça etti sevincimi…

    Dipnotlar

    1. Yiğit Bener, Heyulanın Dönüşü, Can Yayınları, İstanbul, 2011.
    2. Alain Rube Gillet, Yeni Roman, Çev. Asım Bezirci, Yazko, 1998.
    3. Erinç Yeldan, Immanuel Wallerstein’in Ardından, Cumhuriyet gazetesi köşe yazısı, 4 Eylül 2019.
    4. Erinç Yeldan Cumhuriyet gazetesi köşe yazısı, 4 Eylül 2019
    5. V.İ.Lenin, Proletarya Devriminin Askeri Programı – Sosyalizm ve Savaş, Sol Yayınları, Ankara, 2016, s. 55.
    6. Erinç Yeldan Cumhuriyet gazetesi köşe yazısı, 4 Eylül 2019