Uygarlıklar, imparatorluklar ve savaşlar..

Hikâyemiz böyle başlıyor;

“Uzun süre bölünmüş bir imparatorluk birleşmeli; uzun süre birleşik kalmış olan ise bölünmelidir. Böylece o, var olmaya devam edebilir.” *

Böyle bir konuda makale yazmanın aslında gülünç bir iş olduğunu düşünüyorum.

Okunan geniş bir literatür içinde bir tarafta genellikle kaybedenin kasvetli hikayesi, diğer tarafta ise kazananın abartılı methiyesi vardır.

İkisi arasında gerçekte ne olduğunu sezmeye, elle tutulur kanıtlar bulmaya ve şansınız varsa kaybolmuş insanların yaşadıkları ile ilgili saklı ipuçları bulmaya çalışırsınız. Tarih öncesinin uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşanan hayatları ya da uzun istikrar dönemlerinin sessizliğini ve uyuşukluk çağlarını bir kenara bırakıyoruz.

Barışta vergi diye tarlada çalıştırılıp, savaşlarda ordunun en önüne sürülmüş ama bir şekilde hayatta kalmış dedelerimiz, onları doğuran unutulmuş kadınlarımız hepsi bu hikâyenin içinde

Genel tarih ile ilgili bir makale yazmak için çok fazla okumuş olmanız gereği yanında hata yapma riskinizin çok fazla olduğunu bilmeniz gerekir. Çünkü tarihte neler olduğu ile ilgili tarihçilerin bilmediği pek çok şey var. Hz. İbrahim ile aynı dönemde yaşamış bir tacir, ilk Çin imparatoru Asoka ya da bir Eski Mısır köylüsü ile konuşsa idik, belki de tarih için çok farklı şeyler düşünmeye başlayabilirdik. Eski Yunanlılar nereden geldi? M.Ö. 1200-700 arasında bugünkü Yunanistan’ın kuzeyinde neler olduğu tıpkı Anadolu’nun milat sonrası ilk bin yılı gibi hala karanlık? Hz. İsa gerçekten yaşadı mı? Bu, Kilise tarafından bile tartışılıyor. Bazen ‘Bugünkü bilgilerimle Kanuni Sultan Süleyman’a danışman olsaydım, tarihi nasıl değiştirebilirdim’ diye düşünmeden edemem. Ama bir gün icat edileceğini bilmiş olsam da bir elektrikli tost makinesi yapamazdım.

Dünya tarihine farklı şekillerde bakabilir hatta yazabiliriz. Yararlanmayı bilmediğimiz antropoloji ile bunu yapabiliriz. Ama geçmişte pek çok tarihçi gibi kibirli Kadim Yunanlılar, Evliya Çelebi ya da Çin’e ulaşan Marco Polo da hikâyeler düzmeyi, pek çok şeyi abartmayı ya da uydurmayı seviyordu. Egzotik kıyafetler içinde gezmeyi seven Marco Polo’nun lakabı ‘Çalçene’ idi. Amerika’yı bulan Kristof Kolomb, aslında okyanusta kaybolmuştu. Aslında sıradan insanlar için tarihin büyük bölümü kahramanlık destanı değil, açlığını yenmek için bir hayatta kalma savaşı idi ve pek çok utanç yaşandı. İmparatorluklar çağında da pek bir şey değişmedi.

Batının askeri üstünlüğü ele geçirmesi ile birlikte yağma düzeninin yeni adı ‘emperyalizm’ ve ‘sömürgecilik’ (akademik olarak bugün ‘küresel ticaret’ tabiri geçerlidir) Batı kendini uygarlığın beşiği olarak görürken, diğerlerini küçümsemiş ve ötekileştirmiştir.

Batılı tarihçi Edward Gibbon’a göre; Roma’nın çöküşü sonrası İslam’ın yükselişi, Moğol-Türk akınları ve Osmanlı ile temsil edilen Doğu’da, barbarlar bir devlet olmaktan ziyade denge (ortak güvenlik) nedir bilmeyen despot imparatorluklar kurmuşlardı. Barbarlar, sadece Roma’yı devirenler değil, genellikle 5.-15. yüzyıllar arasında yerleşik Avrasya halkları üzerinde baskı kuran göçebe, seyyar, akıcı kuvvetlerdi.

Gibbon, barbarların etkinliğini 15 yüzyıla kadar Batının askerliğe gereken önem vermemesine dayandırmakta idi. Batıda bu önyargı hala devam etmektedir. Hâlbuki barbar dedikleri milletlerin mükemmel devlet teşkilatı, toplum dayanışması ve kendilerine has dil, din ve diğer kültür unsurları vardı.

Tarihi anlamak; kendimizi, ülkemizi, küresel büyük resmi ve diğer rakiplerimizi daha iyi görmemizi ve anlamamızı sağlar. Yönetenlerin gerçeklerle bağlarını nasıl kopardıklarını, büyük siyasi gelişmelerin neden mutluluktan ziyade diktatörler ürettiğini ya da dünyanın bazı bölgelerinin neden fakir kaldığını anlarsak, bugünü anlamamız da kolaylaşacaktır.

İnsanlık, etrafındaki dünyayı anlama ve ona şekil verme yeteneği sayesinde bugüne geldi. İnsan beceri ve düşüncesinin sürekli sıçrayan, takla atan hareketi ile gücümüzün ve nüfusumuzun boyutları arttı. Hayatımızın parlak yıldızı yani pusulası olan ‘insan bilinci’ sayesinde keşfetmeye devam ediyoruz.

Ama onbinlerce yıl sonra insanoğlu hala karnını doyurmaya, geçinmeye ve ailesine bakmaya yani hayatta kalmaya çalışıyor. Tarihin bize verdiği acı derslerden biri 2.5 yıllık demokrasi ve 250 yıllık insan hakları mücadelesine rağmen, birbiri ile mücadele eden imparatorluklar döneminin bugünün modern dünyasından daha az sorunlu ve istikrarlı olduğudur. Birleşmiş Milletler kontrolündeki günümüz dünyasında açgözlü liderlerin yönettiği büyük devletlerin yağması daha sinsi düzeneklerle devam ediyor. Dünyanın büyük bölümünde olduğu gibi kendi ülkelerinde de insanların büyük bir kısmı yoksulluk sınırının altında yaşıyor.

Savaşlar nitelik değiştirerek devam ediyor, ulus-devletler parçalanıyor, karanlık yani yönetilemeyen bölgelerden terör fışkırtılıyor. İşte bunlar, siyaset ya da devlet yönetimi sorunlarının binlerce yıl sonra gittikçe içinden çıkılmaz halde geldiklerinin göstergeleridir.

Tarih değişmeye ve değiştirmeye hatta dönüştürmeye hızlanarak devam ediyor. Tarih, soyut ifadelerle yazılamaz; karakter, zaman dilimi ve eylem ister. Bazı şeyler insanın elinde değildir ama genellikle değişimlerin çoğu insanların seçimi ve kuvveti ile olmuştur. Doğru zamanda doğru yerde olmak önemlidir. 1930’larda dünyanın en çok tanınan üç ismi; Atatürk, Charlie Chaplin ve Hitler idi.

Bunlara ilave edilecek en yakın diğer isim Atatürk’ü örnek alan Mahatma Gandi, İngiliz emperyalizmine karşı koymak için Hindistan’a gitmiş ve tutuklanmıştı. Hitler örneğinde görüldüğü gibi, en büyüklerin bazıları aslında en kötüleridir.

Yeni bir dünya düzenine giderken geçmişin bir muhasebesini başka bir bakış açısından yapmaya çalışacağız. Bu makalede, imparatorluklar ve uygarlıkların geçmişinden yola çıkarak bugüne ve geleceğe ilişkin sonuçlar çıkarmak istiyoruz.

*Bu sözler, “Üç Krallığın Efsanesi” isimli savaş ve strateji üzerine klasik bir Çin romanının girişinde yer alır ve Çin jeopolitiğinin dinamiklerini anlatan en iyi eserlerden biridir.

Makalenin devamı ve geniş versiyonu için tıklayınız.