darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Anayasada gözden kaçan asıl tuzak

01.04.2017 12:29

Anayasa değişikliğiyle ilgili referanduma 15 gün kaldı. İnceledikçe paketin nasıl tuzaklarla dolu olduğu daha detaylı olarak ortaya çıkıyor.

Cumhurbaşkanının partili olması; sistemde Bakanlar Kurulunun olmaması, tek kişinin ülkeyi kararnamelerle yönetebilmesi, Meclisi hiçbir anayasal sınırlama olmadan ve Meclisin iradesi dışında fesih edebilmesi en çok öne çıkan ve üzerinde yazdığımız, haklı olarak altını çizdiğimiz konular.

Fakat bugün bir başka boyuta, Osmanlıdan günümüze anayasal geleneğimizde hiç olmayan, öngörülmemiş bir olağanüstü yetki boyutuna dikkat çekmek istiyorum.

Konumuz anayasanın öngördüğü olağanüstü hal rejimi. Her devlet, olağan dönemler için anayasal kurallar oluştururken aynı zamanda istisnai haller için de hükümler belirler. Olağanüstü hal, sıkıyönetim bu gibi uygulamalar arasındadır. Bunların hangi koşullarda ilan edileceği, bu dönemlerde yetkilerin kimler tarafından nasıl kullanılacağı önceden, anayasa maddesi ile yazılı olarak belirlenir.

Ve aslında bir anayasayı anlamanın asıl yolu, olağan dönemler için öngördüğü rejime bakmak kadar; olağanüstü dönemler için öngördüğü düzeni de ele almaktan geçer. Bir rejimin demokratikliği, öngördüğü istisna hali kadardır.

Bu açıdan bir yenilikle, daha doğrusu büyük bir geriye doğru yenilikle karşı karşıyayız.

TARİHSEL ANAYASAL GELENEĞİMİZ

Açalım. Önce tarihsel olarak anayasal geleneğimizde istisna halinin nasıl düzenlendiğini ele alalım ve şimdi karşımıza çıkan asıl farkı daha rahat görelim.

Bizim anayasal geleneğimizi, daha öncesine dayanan fermanları saymazsak, asıl olarak 1876 Kanun-i Esasisi ile başlatabiliriz. Bu anayasanın 36. Maddesi, devleti bir tehlikeden korumak ya da bozulan kamu düzenini yeniden sağlamak için Heyeti Vükelaya, yani bildiğimiz anlamda Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde tasarruflarda bulunma yetkisi vermişti. 1909daki tarihsel değişikliklerle birlikte, bu anayasa hükmüne Meclisin onaylama yetkisi de eklendi. Böylece sorumluluk yürütme içinde Bakanlar Kurulu ile yasama organı Meclis arasında paylaştırıldı. Saraydan seçilmişlere doğru geçişin izleri burada da vardı. [1]

Kritik nokta; henüz olağanüstü hal kavramı yoktu ve istisnai haller için verilen yetkilerin kullanılıp kullanılmaması bir kolektif karar niteliği taşımaktaydı. Yani tek kişi bu kararı vermemekte, tek kişi bu yetkileri kullanamamaktaydı. Nitekim tam da bu sınırlama, Sultan Abdülhamidin anayasal düzeni askıya alarak gücü yeniden Saraya toplamasıyla sonuçlandı. 1909da ise kuvvet dengesi yeniden ve artık geri döndürülemez şekilde Saraydan Meclise ve Heyet-i Vükelaya kaymıştı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında yapılan 1921 Anayasası, kendi hükümlerinin ötesinde, içine doğduğu koşullar bakımından zaten bir olağanüstü durum anayasasıydı. Ülkenin işgalden kurtarılması ve bir yandan da yeni devlet teşkilatının kurulması eşzamanlı olarak ilerleyen gündemlerdi, bu çerçeve anayasa bu halleri düzenledi ve savaş koşullarında yapılmasına rağmen asıl olarak Meclisi güçlendirdi, Meclisi yetkilendirdi.

1924 Anayasası açıktan sıkıyönetim uygulamasını anayasal hüküm haline getirdi. Anayasanın 86. Maddesi savaş ya da savaşı gerektirecek durumlarda, ayaklanma, vatana ve cumhuriyete karşı kalkışma olduğu hallerde sıkıyönetim ilan edilebileceğini hükme bağlamaktaydı. Fakat sıkıyönetim ilan edebilmek anayasaya göre yine Bakanlar Kurulunun yetkisi altındaydı; bu kararın ilanında Cumhurbaşkanı bulunmayacaktı. Öyleyse bu anayasada da istisnai hal uygulaması kolektif bir karara, çoklu bir kurula dayandırılmakta; yetkiler de bu esasa göre düzenlenmekteydi.

Dikkat edelim; fiili hallerden, uygulamalardan söz etmiyoruz. Yazılı anayasal gelenek burada esas aldığımız konu.

Gelelim 1961 Anayasasına. Bu anayasayla birlikte ilk kez Sıkıyönetimin yanına Olağanüstü Hal de eklendi. Buna karşın ağırlık Sıkıyönetimdeydi; OHAL uygulaması daha dar kapsamlı bir tedbirler paketiydi. Bu yeniliğin yanı sıra bir de süreklilik vardı: istisnai bu halleri ilan etme yetkisi yine kolektif karar mekanizması olarak bir kurulun elindeydi; yani Bakanlar Kurulunun.

Geldik 1982 Anayasasına. Baskıcı bir düzeni askeri darbe sonucunda kurumsallaştırmak isteyen kuvvetler, anayasada Cumhurbaşkanının yetkilerini olabildiğince genişletti; bunun yanında Sıkıyönetim uygulamasını pekiştirecek şekilde Olağanüstü Hal tedbirlerini de 1961e göre arttırdı. Böylece artık anayasal geleneğimizde Sıkıyönetim ve OHAL geniş olarak birlikte yer bulmaktaydı. İlan yetkisinde ise bir değişiklik oldu. Anayasanın OHAL ilanını öngören 119. Maddesi, ilan yetkisini bu kez Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlar Kuruluna vermekteydi. Yetki yine kuruldaydı; fakat yenilik, Cumhurbaşkanının bu gibi hallerde kurula başkanlık etmesi yönündeki düzenlemeydi. Karar yine kolektifti; Cumhurbaşkanı da sürece yürütmenin başı olarak dahil edilmişti. Sıkıyönetim uygulamasında ise fark; aynı uygulamanın MGKya danışılarak, yani aslında MGK eliyle ilan edilmesiydi. Bir bakıma askeri istisna hali ile sivil istisna hali, yani olağan hukukun ve anayasanın askıya alınmasının askeri ve sivil şekilleri geniş bir şekilde düzenlenmişti. Otoriter, baskıcı bir darbe sürecinin sonunda ilan edilen anayasa; kendi istisna halini, olağan dönemler için öngördüğünden çok daha katı yetkilerle donatmıştı. Ama yine de karar kolektifti.

Buradan hareketle, anayasal geleneğimizde istisnai hallerin ilan yetkisinin tek bir kişiye bırakılmaması uygulamasının olduğunu, Osmanlıdan Cumhuriyete bütün anayasal geleneklerde, en demokratik olanından en baskıcı olanına kadar bu kararların genel olarak bir kurul, özel olarak da Bakanlar Kurulu tarafından verildiğini belirtelim, ara sadeleştirme bu olsun.

PAKETİN YENİLİĞİ

Peki, şimdi önerilen paketin yeniliği nerede?

Yenilik birkaç noktada.

Sürekli yazıldığı üzere, bu paket bütün yürütmeyi tek kişide topluyor: Başkanda. Ve anayasal geleneğimizde, devlet düzeninde hep önemli bir yer tutan Bakanlar Kurulunu kaldırmayı öngörüyor. Bu sayede, normalde bir kurula, yani kolektif akla ait olan tüm yetkileri de tek kişi kendi eline alıyor. Bir yandan Meclis gibi bir kurulun yasa yapmaya dair kolektif yetkilerini, diğer yandan da Bakanlar Kurulu gibi yürütmenin en önemli kollarından birine, ağırlık merkezine olağan ve olağanüstü dönem için verilen tüm yetkileri kendinde topluyor. Kim? Başkan. Devlet hem olağan hem de olağanüstü hallerde artık kolektif bir varlık olmaktan uzak; şahsileşmiş bir yapıya dönüşecek. Neden?

Başta da belirttik; bir anayasanın ruhunu anlamak için onun içine yerleştirilen istisnai hal hükümlerine bakmak gerek. Unutulmasın; Hitler demokratik olarak bilinen Weimar Anayasasının istisnai halleri düzenleyen 48. Maddesine dayanarak diktatörlüğünü anayasal bir kılıf altında inşa etti. Ve yine unutulmasın; yeni bir rejime geçmek için ülkeyi bu referanduma sürükleyenler de, 1982 darbe anayasasının kendilerine verdiği istisnai OHAL yetkisine dayanarak, her türlü sesi, sözü, HAYIR örgütlenmesini baskılayarak OHAL şartlarında sandığı önümüze getiriyor. Yani bir önceki düzenin kendisine tanıdığı istisnai yetkilere dayanarak yeni düzenini istisnadan kurala geçirmeye çalışıyor. Öyleyse pakete koydukları istisnai hal düzenlemesi, kullanılmamak üzere değil, mutlaka kullanılmak üzere yazılıyor.

Bu kaydı düşerek; şimdi paketin ilgili hükmüne bakalım.

OLAĞANÜSTÜ BAŞKANLIK

Buna göre sıkıyönetim kaldırılıyor ifadesi bir yalan; anayasal geleneğimizde ilk kez Olağanüstü Hal, uygulama olarak ağırlığı ele geçiriyor. Sıkıyönetim kaldırılmıyor; sıkıyönetim ilanı için gereken koşullar OHAL ilanı içine yediriliyor ve Asker ile Bakanlar Kurulu arasında, Cumhurbaşkanının başkanlığında pay edilen 1982nin istisnai hal düzenlemesinde hem Ordunun hem de Bakanlar Kurulunun istisna hali yetkileri şimdi tek kişiye, Başkana veriliyor.

Ordunun, atanmışların istisna hali ilanındaki etkisinin kaldırılması, her demokratik düzende zorunludur. Buna karşın burada sözkonusu olan şey sadece yetkiyi kullanacak adreste değişiklik; yetkinin genişliği ve antidemokratik içeriği olanca gücüyle muhafaza edildiği gibi, tek kişiye teslim ediliyor.

Sıkıyönetim ilanını gerektiren koşullar ve yetkileri de içinde olmak üzere, anayasa paketi Anayasanın 119. Maddesini değiştirmeyi; bütün yetkileri OHAL adı altında toplamayı ve yine bunu ilan etme yetkisini de ilk kez bir kişiye, yani Başkana vermeyi öngörüyor.

Tarihsel olarak ilk kez bir anayasada olağanüstü hal rejimi, bir kişiye bütün devleti ve devlet-toplum ilişkilerini her türlü hukuku askıya alarak düzenleme yetkisi veriyor. Açık sivil dikta istisnası, zaten otoriter olan, zaten Başkana olağanüstü yetkiler veren bu teklifin içine yerleştirilmiş. Artık kolektif bir karar mekanizması olmayacak; Bakanlar Kurulu-Hükümet yok; tek başına Cumhurbaşkanı karar verecek. Bu ise bir kişiye anayasal diktatörlük ilan etme yetkisi vermektir.

Zira seçilecek Başkana her türlü temel hak ve özgürlüğü ortadan kaldırarak OHAL ve sıkıyönetim yetkilerini elinde birleştirdiği kararnamelerle tek başına ülke yönetme yetkisi verilmektedir. Yani Başkan, OHAL durumunda yürütme yetkisinin dışındaki alanlarda da kararname çıkarabilecektir. Temel hak ve özgürlükleri askıya alabilecektir. Örneğin? Yargı, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması ve benzeri konuları da kararname ile düzenleyebilecektir. Diğer bir deyişle bütün yasama işlevini de tek başına üstlenebilecektir. Tarihsel olarak bakarsak, anayasal geleneğimizde bütün bir yasama işlevini tek kişinin elinde toplamasını düzenleyen bir istisna hali düzenlemesi yok; bu ilk olacak. Sultan Abdülhamidin anayasaya darbe olarak yaptığı şeyi, şimdi anayasal darbe haline getirmek dışında bir yeniliği yok bunun. Bu nedenle asıl söylememiz gereken şey, Kemal Gözler hocanın veciz ifadesiyle Elveda Anayasadır.

Öyleyse bu anayasa, Fujimorinin Peruda gerçekleştirdiği, Bonapartın Fransada yaptığı şekilde, tek kişiye askeri ve sivil dikta yetkilerini verecek ve gücü tamamen elinde toplamaya olanak sağlayacak bir hükümet darbesi yapma olanağı sağlamıştır. Yani birinci tehlikesi, Başkanın bir adım ileri giderek Bonapartist darbe ya da Hükümet darbesi yapma ve bütün gücü bir sonraki aşamada elinde toplaması olasılığıdır. Kapı anayasal olarak ilk kez bu kadar açılmıştır. Açık tek kişi diktası, anayasallaştırılmıştır; istisnai olarak yazılmış; kural olmasının da kapısı aralanmıştır.

İKİNCİ RİSK

İkinci bir risk daha var; o da Saraya sıkışan siyaset alanından kaynaklı olacaktır. Açalım.

1982 Anayasasına göre Cumhurbaşkanına vekalet edecek kişi, hem milletvekili olarak seçilmiş hem de vekiller arasından seçilmiş olan TBMM Başkanıdır. Yani seçilmiştir. Ancak anayasa paketiyle bu yetki seçilmişlerden alınmakta ve atanmışlara verilmektedir. Başkan, istediği sayıda kişiyi yardımcı, istediği sayıda kişiyi Bakan olarak atayabilecektir. Bu kişilerin seçilmiş olması gerekmeyecektir.

Bu durumda, OHAL yetkisi, Başkanın hastalığı ya da yurtdışında bulunması gibi durumlarda Başkana vekalet edecek olan, atanmış yardımcılarından birinde olacaktır.

Şimdi ikinci risk, bu senaryo kapsamında ele alınmalı.

Siyaset oyununun seçilmişler alanından Saraya doğru kaydırıldığı, Meclisin yetkilerinin budandığı, Bakanlar Kurulunun kaldırıldığı şartlarda bütün devlet yetkisi ve mekanizması fiilen Başkanda toplanmakta. Öyleyse siyaset oyunu, olağan demokratik kanallardan akmayacak ve artık iktidar klikleri arası mücadele Saraya, Saray kavgalarına, klikler arası taht mücadelelerine dönüşecektir. İktidarı ve aslında bütün devleti ele geçirmek isteyen anti-demokratik bir yapının artık 40 yıl devlet içinde örgütlenmesine gerek yok. Cumhurbaşkanına vekalet edecek yardımcılarından birisinin ele geçirildiğini, zayıflıklarından yararlanıldığını düşünün. Mümkün değil demeyin; Cumhurbaşkanının yanıbaşında tuttuğu Başyaverin bile 15 Temmuzdaki konumunu hatırlayın.

Olmaz üstünden değil, bu anayasa buna kapı açıyor üstünden tartışıyoruz.

Diyelim Başkan yurtdışında; vekaleti bıraktığı atanmış yardımcısı, iç karışıklıktan yararlanarak OHAL ilan etti ve bütün yetkiyi elinde topladı. Ve Başkanın ülkeye girişini önlemek için sınır güvenliği gerekçesiyle bütün giriş-çıkışları da kapattı. Bütün devlet yetkisi elinde, kararnamelerle her alanı düzenleyebiliyor ve Meclisin onayına da sunmuyor. Atanmış bir kişi bunu yaparsa adı ne olur? Sivil darbe. Bu durumda atanmış Askerden alınan Sıkıyönetim yetkisinin atanmış bir sivil Başkan yardımcısına geçmesi dışında değişiklik yok. İçerik aynı, anayasal aktörler değiştiriliyor sadece.

Bunu engelleyecek mekanizma neresi?

Meclis onaylamaz diyecekler. Güldürmeyin, ortada bir Meclis mi kalıyor?

Öyleyse bu anayasa teklifi, içindeki OHAL düzenlemesine bakılarak bile reddedilmelidir. Tek kişinin anayasal dikta hamlesine de, seçilmişlere karşı atanmışların darbesine de HAYIR, HAYIR, HAYIR!

Tutumumuz her koşulda, ne darbe ne de diktadır.

[1] Anayasal geleneğimizde Olağanüstü Hal Rejimini bütünlüklü olarak anlamak isteyenlere, benim de çok yararlandığım şu kitabı önerebilirim: Selin Esen, Karşılaştırmalı Hukukta ve Türkiyede Olağanüstü Hal Rejimi, Adalet Yayınevi, Ankara, 2008.

Eğitim