darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Özdemir İnce

Aydın Denen Yaratık

12.02.2018 10:31

Aydın karanlığı gören, karanlıkta gören bir insandır. Aydınlanmanın ürünüdür. Aklının ortağı yoktur. Kendi aklı vardır ve bu aklı ortak akıl havuzunun bekçisine teslim etmez. Aydın kimsenin müridi olmaz ve yanında mürit istemez. Kimseye (Tanrıya, başyüceye, hükumete, devlete, makam ve paraya…)  biat ve itaat etmez. Özgürdür! Bu nedenle kimse sevmez aydını. Sevilmemek, nefret edilmek umurunda bile değildir aydının. Çünkü: İnsanlık tarihini komutanlar ve fatihler kadar aydınlar da yapmıştır.

Bunun en iyi örneklerinden biri Jacques (Lucien) Monoddur (d. 9 Şubat 1910, Paris – ö. 31 Mayıs 1976, Cannes, Fransa): Fransız biyokimya bilgini. Genlerin enzim bireşimini yönlendirerek hücre metabolizmasını düzenleyişini aydınlatan çalışmalarıyla 1965 Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülünü François Jacob ve André Lwoff ile paylaşmıştır.

Ayrıca Monod Le Hasard et la nécessité (1970; Rastlantı ve Zorunluluk) adlı uzun denemesinde yaşamın kökeni ve evrim sürecinin olasılıklara dayanan çeşitli imkânların dahilinde oluştuğunu ileri sürdü..                                                                                                   

İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilere karşı iç direniş kuvvetlerini örgütledi. Gündüzleri Pasteur Enstitüsünde bilimsel çalışmalar yapıyor, geceleri işgalcilere karşı savaşıyordu.                                             

Ülkemizde, Cumhuriyete giden yolu, Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları, Genç Osmanlılar ve Genç Türkler müstebit padişahlarla ve özellikle de II.Abdülhamidle boğuşarak, kanları ve canları pahasına açmışlardır. Sağolsunlar!

AKP Genel Başkanı Erdoğan, aydınları ve aydınca tepki göstererek düşüncelerini açıklayan öğretim  elemanlarını zalim, kapkaranlık, cahil, tiksinti verici, vatan haini, lümpen, güruh, terör örgütünün maşası, ahlaksız, mandacı artığı ve ruhu kirlenmiş sıfatlarıyla tanımlıyor. Ben kendisini 16-21 Ocak 1986 tarihlerinde Varşovada düzenlenen Dünyanın Barışcıl Geleceği İçin Aydınlar Kongresine (Congrès des Intellectuels pour lAvenir passifique du monde) davet edilen 100 dünya aydınından biri [i] olarak tarihin yargısına havale edeceğim.

Ama aydınlar konusunda dört yazım var. Okumanızı tavsiye ederim.

12 Ocak 2018

***

AYDINLIK SUÇU

Okumuş adam, kültürlü adam, kafa emekçisi (doktor, avukat, öğretmen, yönetici vb.) ile aydın arasında kalın bir duvar vardır. Pratik bilgi teknisyenleri diyebileceğimiz beyaz yakalılar diplomalarının sağladığı bilgiyi satarak hayatlarını kazanırlar. Aydınlık, hayat kazanma tarzı olmadığı için bir meslek değildir. Bir toplumsal tiptir aydın. Aydın, pozitivizm ve aydınlanma çağının ürünü olan bir tiptir: inancı (imanı) değil, mantığı ve düşünceyi seçmiştir, deney ve eleştiriyi seçmiştir. Aydınlık diploması veren okul yoktur; aydın oluş babadan oğula geçmez; aydınlık atama yoluyla elde edilen bir görev değildir; aydınlık ihale edilemez; aydını hiçbir güç görevden alamaz. Aydın, sorumluluk duyan bir kişidir ve bu sorumluluk duygusu kendiliğindendir; bu duygu aydına görev olarak verilmiş, ihale edilmiş değildir. Aydın, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokar, kendisini ilgilendirmeyen (karıştığı işlerde kişisel çıkarı yoktur) işlere karışır. Karışır, ama mahallenin namusunun da bekçisi değildir. Bu nedenle, başta devlet olmak üzere, egemen sınıflar ve güçler sevmezler aydını. Çünkü aydın, kişiliğiyle, varlığıyla, eylemiyle bir düzen değiştirmiştir; bu dünyanın kutsal düzenini değiştirmiştir. Bunu, Dostoyevskinin Cinlerinin ak saçlı yüzbaşısı fark etmiştir. Bu nedenle şöyle haykırır: Tanrı yoksa benim yüzbaşılığım neye yarar? ya da Tanrı yoksa ben neyin yüzbaşısıyım? Yine bu nedenle, Egemenlik ulusundur! ilkesini Meclis duvarına yazdıran aydına, aynı yüzbaşı ya da Müslüman köktendinci, Egemenlik Allahındır! diye karşılık verir. Devlet gibi, egemen sınıflar gibi, (varsayımsal olarak) Tanrı da hoşlanmaz aydından. Çünkü, düşünce dizgesi ve vicdanı özgürdür aydının, bir önyargı ya da körinancın parantezi içinde değildir. Aydın bir kez evet derse, doksan dokuz kez hayır der. Bu nedenle, globalleşen dünyanın yeni sahipleri olan hür teşebbüs ve medya dünyası da sevmez aydını. Hele aydının yazar olanını hiç mi hiç sevmez. Bu nedenle, 12 Eylülden sonra, aydının Frenkçesi olan entelektüel sözcüğünü ikiye bölüp entel ve lektüel yapmıştır. Entel şimdilik belli: kuraklığın, enflasyonun, rüşvetin, şiddetin, Avrupa Birliğine alınmamanın ve belki de palazlanan mafyanın nedenidir bu enteller (!). Güya, entel sıfatını barlara takılan yarı aydınlara vermişler. Unutulmasın: yarı bakire olunmayacağı gibi yarı aydın da olunamaz. Aydın (entelektüel) ve entelektüalizm düşmanlığı, faşizm illetinin ilk belirtileridir. Son günlerde medyada ve sokakta tanık olduğumuz da budur. Bu nedenle: dünyanın bütün aydınları birleşiniz! (Yeni Yüzyıl Gazetesi,15 şubat 1995)

***

CÜNEYT ÜLSEVERE İTİRAZIM  VAR

Postmodernizmin saltanat döneminde insan aklı ve Aydınlanma çağı nasıl da yerden yere vurulmuştu. Akıl hiçbir şeyi becerememişti. Aydınlanma insanın içini kurutmuştu. Akıl ve Aydınlanma tek boyutlu insan yetiştiriyordu. Oysa her şey göreceydi (relatif idi), herkes kendince haklıydı. Küresel kapitalizmin çok hoşuna gidiyordu bu durum : Ulusal devletin kurucusu ve yaratıcısı  Akıl ve Aydınlanma idi. O halde vur abalıya !

O zamanlar, ben,Aklın kusurlarını akılsızlık değil daha çok akıl giderebilir diyordum.

Postmodernizmin peygamberlerinden Jacques Derrida hayatının sonuna doğru yaptıkları işin iş olmadığını anlamıştı. Bu nedenle, insanlığı çıkmazlarından, hastalıklarından kurtarmanın çaresinin yeni bir Aydınlanma çağı olduğunu yazıyor ve aydınlara, yazarlara, sanatçılara, bilim adamlarına, üniversite hocalarına yeniden öncülük görevi veriyordu (Critical Inquiry, Winter 2007, S.285). Regis Debraynin de Maocu aydın düşmanlığı konusunda Aydın düşmanlığı faşizmin kendisidir dediğini anımsıyorum.

Bu girişi yazmama neden olan Cüneyt Ülsever kardeşimiz ise taraf tutmanın Türk aydınının çıkmazı olduğunu yazıyor (Hürriyet, 06.09.07).  Bu noktada çok kararlı. Ama taraf tutmadan nasıl aydın olunacak ? Laik cumhuriyet tehdit altında ise aydın taraf olmamak için Laik Cumhuriyeti savunmayacak mı ? Cüneyt Ülsever Cumhuriyetin nitelik değiştirmesi için rejimin değişmesi gerekir. Bu da ancak Anayasayı değiştirerek mümkün olur diyor.

Rejimin değişmesi için Anayasanın, yasaların değişmesine gerek yok. Anayasayı ve yasaları uygulamazsınız olur biter. AKP iktidarının yaptığı da bu. Sağcı iktidarlar, 1950den sonra, İmam-hatip okullarını kuruluş amacının dışında kullanarak rejimin niteliğini tamamen değiştirmiştir. Bu sayede laik toplum, İslamcı bir toplum haline dönüşmüştür. Böyle olmasaydı, Laiklikin bir anayasal ilke olmasına karşın, bu ülkede, otobüs yolcularının bir bölümü namaz kılmak için bindikleri otobüsü cami önünde durdurabilir miydi ?

Cüneyt Ülsevere ikinci itirazım şu : Sami Selçuk, İslamcılar ve 2.Cumhuriyetçilerin icat ettiği Laikçilik sözcüğü. (Bu sözcüğü 12 eylül yazısında da kullanıyor). İngilizce, Fransızca ve Almancada laikçilik sözcüğünün karşılığı olan bir sözcük yok. Laikçilikin karşılığı olarak gösterdikleri laicisme laiklik öğretisi (doktrini) anlamına gelir. Bu nedenle, kim ki  Cumhuriyetçilere laikçi der, ya İslamcıdır ya da 2.Cumhuriyetçi! Karar Cüneyt Ülseverin! Kendisine bu konuda, 25 ve 26 eylül tarihli yazılarımı okumasını salık veririm. Ayrıca:  İnsanların geçmişte ne söyledikleri, ne yazdıkları ve bunları nerede yazıp-söyledikleri önemsiz ise, başçavuşun eşeği ile üniversite hocalığının, gazeteciliğin farkı kalır mı ?

Üçüncü itirazıma gelince: Hayrünisa Hanımın dini inancının dışına çıkıp başını açmasını isteyenler öbür köyün bağnazlarıdır diyor (Hürriyet, 05.09.07). Bayan Gülün dini inancı gereği, medeni nikahı, Cumhuriyetin miras hukukunu, Medeni Kanunu, ziynet ve takıyı, faizi, kredi kartını, modacıyı, kuaförü de reddetmesi gerekir. Türbanının dini inançla, düşünce özgürlüğü ile hiçbir ilişkisi yok. Onunki bir İslamcı militanın laik Cumhuriyeti  iptal etme, aciz bırakma denemesi. Bu denemede şimdilik başarılı olmuştur. (Hürriyet, 15 Eylül 2007)

***

ANAYASA MADDE 58, 59

Bir lider durup dururken entelektüele çatmaya, onu küçümsemeye başlamışsa, ayağının altından toprak kaymaya başlamış demektir. Bizim aydın dediğimiz enteleküel tekin bir varlık değildir. Başkalarının derdini kendi derdi sayan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan adem nasıl tekin biri olsun?

Bizim başbakan da (Allah selamet versin!) Sandığı entelektüelin değil milletin dili belirler! diyor. (Akşam, 27.01.11) Ancak, sandıktan her zaman demokrasi değil, her türlü krasi çıkar. Sandığı belirleyen halk, demokrasiyi unutup bir cumhurbaşkanını ömür boyu da seçer. Entelektüelin dilinin ve oyunun belirlediği sandıktan asla diktatör ve diktatorya çıkmaz, sadece demokrasi çıkar.

Ben aslında başka bir konuda yazacaktım. Yukarıdaki konuya önümüzdeki günlerde dönerim.

27 Ocak 2011 tarihli Akşam gazetesinde Çiğdem Toker Başbakana soruyor:

– Demokrasi hedefinden vazgeçiyor eleştirileri? Son söylemlerle milliyetçi oylara mı talipsiniz?

Başbakan cevap veriyor:

– Öyle bir şey yok. Demokrasinin içinde milli değerler yok mu? Azınlığın haklarına saygısızlık söz konusu değil. İçki içenlerin içmesine mi karıştık, içkili restoran mı kapattık? Ama belediye başkanlığımda, belediyeye ait yerlere içki koymadım. Çünkü alkol almayanların da gitmesi gereken yerler var. O dönem anayasanın 59. maddesini okudum.

 İçki içilen yerlerin kapatılması için hükümet kararı gerekmez. Bunun türlü çeşitli yolları var:

Belediyenin ruhsat vermemesi, verilen ruhsatı iptal etmesi; sağlık taramasında helada bir adet karafatma ve bir adet kara sinek bulunması, falan ve filan. Bir iktidar bir şey yapmaya karar vermiş ise, yapmak için türlü çeşitli bahane bulur.

Başbakan aşevlerini, lokantaları içkili-içkisiz diye ikiye ayırıyor. Ayırmak da gerekir. Çünkü içki içmeyenlerin gideceği aşevlerini içkisiz bırakacaksalar, bütün lokantaların içkiden arındırılması gerekir.

Doğrudur: Lokantalar içkili ve içkisiz diye iki sınıfa ayrılsın. Ama içkili lokantalara hiçbir engel çıkartılmasın, ruhsatları iptal edilmesin, yenilerine de ruhsat verilsin. Lokantaya içmeyen de gelebilir diye içenlere içki yasaklanmasın.İçki satılan dükkanlara faşist baskılar yapılmasın.  Madem ki böyle, kahveler ve lokantalar da sigara içilen ve içilmeyen diye ikiye ayrılsın. Sandığı belirleyen kutsal halk, içki ve sigara içilen lokantaların ve kahvelerin de kaderini belirlesin. Halk vesayet altına alınmasın! Hedef halkı koyunlaştırmak değilse tabii!

Doğrudur: Anayasanın 58 ve 59. maddelerinin hükümleri gençliğin korunmasına dair. Boyunlar kıldan ince! Amma velâkin, 58. madde devleti, gençlerin müsbet ilimin ışığında, Atatürk ilke ve devrimleri doğrultusunda yetişmesi için gereken önlemleri almakla da görevlendiriyor. Efendim, siz eğitim-öğretimi İslamcılaştırmayı bırakıp sadece bu anayasal buyruğu yerine getirin, gerisi kolay, gençlik kendini çok iyi korumasını bilir. (Hürriyet, 22 Şubat  2011)

***                 

KUTSAL HALK ALÇAK ENTELEKTÜEL

22 Şubat 2011 günü yayınlanan yazımın (Anayasa Madde 58, 59) ilk paragrafı şöyle idi:

Bir lider durup dururken entelektüele çatmaya, onu küçümsemeye başlamışsa, ayağının altından toprak kaymaya başlamış demektir. Bizim aydın dediğimiz entelektüel tekin bir varlık değildir. Başkalarının derdini kendi derdi sayan, üstüne vazife olmayan işlere burnunu sokan adem nasıl tekin biri olsun?

Bizim başbakan da (Allah selamet versin!) Sandığı entelektüelin değil milletin dili belirler! diyor. (Akşam, 27.01.11) Ancak, sandıktan her zaman demokrasi değil, her türlü krasi çıkar. Sandığı belirleyen halk, demokrasiyi unutup bir cumhurbaşkanını ömür boyu da seçer. Entelektüelin dilinin ve oyunun belirlediği sandıktan asla diktatör ve diktatorya çıkmaz, sadece demokrasi çıkar.

Vakti zamanında Mao da aydın (entelektüel) düşmanıydı. Régis Debray Kâtip (Le Scribe,Ed.Bernard  Grasset, 1980; Livre de Poche, S.193) adlı kitabında aydın düşmanlığının faşizme giden yolu kestirmeden kısalttığını yazar. Bu düşmanlık soldan gelir sağa gider. Solcuyu sağa yaklaştırır, sağcıyı faşistleştirir. Aydın (entelektüel) düşmanlığı despostizmin en belirgin özelliğidir.

Başbakan halkı ve değerlerini kutsallaştıran bir popülist. Bütün popülistler gibi, (daha iyi yönetmek için değil)  daha iyi gütmek için, halkı ve değerlerini durmadan pohpohluyor. Onu kutsallaştırıyor, tabulaştırıyor. Benim için ne halk ne de değerleri kutsaldır!

Oyunu açık arttırmayla satan bir halk nasıl kutsal olur; safsata ve hurafeye dayalı değerler nasıl kutsal olur?! Halkın değerleri denince akla hemen din getiriliyor. Bu kutsal (!) halkın yüzde 99 virgül 9u Müslümanlık sınavında sıfır (0) alır. Sıfır! Bilmez!

Bir vatandaş beni eleştirmek için şunları yazıyor:

Sizin bence farkedemediğiniz şey Türk halkının temel karakteridir.Türk halkı tarihin hiçbir döneminde entellektüel eğilimler taşımamıştır. Kültür kodlarında yoktur.

Türkler daha çok dinamizmi ve gücü temsil ederler.Güçlü devletler kurarlar.Batının kana buladığı coğrafyaları entellektüel veya derin taraflarıyla değil güç ve organizasyonlarıyla 

yönetmişlerdir.Sizin özlediğiniz düzeydeki bir sekülerizm dahi Türk halkını kitapla haşir neşir olmaya değil Batılılar gibi daha zorba bir topluluk haline getirmeye sebep olacaktır.

Beni eleştiren vatandaşa göre: Türk halkı, tarihin hiçbir döneminde entelektüel eğilim taşımayan ve bu nedenle entelektüellerle iletişim kuramayan ve onların dostluk ve öncülüğünü kabul etmeyen bir halk.

Üstelik inatçı! Onunla ilişki kurmak için bütün çağdaş ve bilimsel değerleri reddetmek, onun hurafelerini pohpohlamak gerek. Ne için? Onu ele geçirmek, yönetmek için! Bu durumda kim kimi ele geçirmiş olacak? Elbette halk entelektüeli ele geçirmiş olacak.

AKP ve Başbakan halkla ilişki mi kuruyor? Hayır! Halkı güden tarikatlarla ilişki kuruyor. Tarikat şeyhleri çoban, çoban köpekleri (hakaret anlamında değil işlev anlamında söylenmiştir) ise tarikat şeyhlerine biat etmiş İslamcı sûhtegân (softalar, medrese talebeleri) ile sûhtevân (softalar, kaba sofular)! Böyledir! (Hürriyet, 4 Mart 2011)


[i] Pasaport verilmediği için toplantıya katılamadım.

 

 

 

 

 

 

Eğitim