darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları İbrahim Kaya

Kibir Değil Uzlaşı!

16.02.2018 14:09

İnsanların özünün, doğasının bencil olduğu, güce sahip olmak için hırslı ve kibirli bir şekilde hareket ettikleri iddiası önemli ölçüde doğru kabul edilmektedir. Bu iddia, esasında, insanlar olarak uzlaşıya değil fakat çatışmaya yatkın olduğumuzu varsaymaktadır. Ciddi bir meseleyi tartışırken veyahut o meseleyi çözme girişiminde bulunurken uzlaşmaya eğilimli olmadığımız fakat çatışmaya meyilli olduğumuz varsayılıyor. Söylendiği gibi, ötekini reddetme güdüsüne dayanan bir doğaya mı sahibiz? İnsan şiddete ve yok etmeye yatkın mı yoksa insanın esasında uzlaşmaya yönelik asli karakteristiği kibir tarafından baskılanıyor mu? 

İnsana ait olduğunu düşünmemiz gereken uzlaşma niteliği, esasında, insanı kibirli olmaktan alıkoyan ve böylelikle toplum halinde birlikte yaşamı mümkün kılan yegane niteliktir. İnsan olma yönündeki tarih ilerledikçe bu sözünü ettiğimiz nitelik gelişmiştir ve demokratik anlamda birlikte yaşama modelleri kurulabilmiştir. Ancak, bildiğimiz gibi, bu insan olma tarihi, özellikle bazı ülkelerde ve coğrafyalarda, henüz yeterince ilerlemediğinden olsa gerek ki birlikte yaşamak ideali sıklıkla zayıflatılmaktadır ve ortak dünya inşasının gerçekleşmesinden ziyade kibir ve hırs kontrol edilememekte ve kötülükler kol gezmektedir. Bu noktada insanı ikiye bölen yaklaşımın sorunlu ve sorumlu olduğunu ifade etmemiz önemlidir. Bu yaklaşım insanların birisi hedefe ulaşma, ihtiyaçlarını karşılama, yaşamını kazanma diğeri de öteki insanlarla birlikte ortak bir dünya inşa etme olarak ifade edilebilecek iki temel yönünün var olduğunu iddia etmektedir. İlki insanların cinsellikle, barınmayla, karnını doyurmayla, giyinmeyle vb. gereksinmeleriyle ilgili olan yönü anlatırken, ikincisi birlikte yaşamak yani toplum olmakla ilgili yönü ifade etmektedir.

KİBİR VE BENCİLLİK
Bu şekilde insanı ikiye bölmek zorunlu olarak temel ihtiyaçları öne çıkarmakta ve bu nedenle insanın özünü bencillikle ve kibirle ilişkilendirmektedir. Şöyle ki; ekonomik olarak temel yaşam gereksinmelerinin karşılandığı ve temel itkilerin doyurulduğu insanın, insan olmanın birincil, öncelikli koşulunu karşıladığı toplumsal yönününse ikincil bir yön olduğu iddia edilmektedir. Diğer bir ifadeyle, insan ikiye bölündüğünde bu yönlerden birisinin diğerini baskıladığı iddiası zorunlu olarak ortaya çıkmaktadır. Halbuki insan bir bütündür ve onu insan kılan şey sahip olduğu bütün nitelikleridir. İnsanı kendi içinde determinist biçimde bir karşıtlık, bir ikilik olarak görmek esas sorunu oluşturmaktadır. Sağlıklı olan yaklaşım insanı bir bütün ve tam olarak görmek ve onun nitelikleri arasında asimetrinin bulunmadığını anlamaktır.

İnsanı ikiye bölen yaklaşım esasında insanın kibre ve bencilliğe yatkın olduğunu meşrulaştırmaktadır. Hiç kuşku yok ki insanın temel gereksinmelerinin karşılanması, yaşam standardının yükselmesi, temel güdülerinin tatmini çok önemlidir ama insanın yaşamının insanlarla birlikte ortak dünya inşa etmek yani uzlaşmak ile mümkün olduğu gerçeğini görmek de çok önemlidir. Salt mücadele, salt yenme, salt kavga insan olmayı mümkün kılmaz hatta tersine sonuç verir. İnsan olmak, sevmeyi, diğeri yerine geçebilmeyi içeriyor. Bu nedenle, anlaşmaya varmak, uzlaşmak temel itkiler kadar önemli. Ancak biliyoruz ki uzlaşmak, birlikte yaşamak, insanları sevmek, başka birinin yerine geçebilmek niteliklerinden çok uzak olan insanlar da var ve sayıları pek az değil. Yaşamları insanların hayatlarını zehir etmek, insanlara kötülük etmekten haz duymak, yani sevmemek, samimi olmamak gibi özelliklerden ibaret olanların gerçekten sadece kötülükten güç aldıkları muhakkaktır. Bu türden insanların yaşamlarında çok ciddi eksiklikler olduğu gözlenmektedir.

Peki neden? Elbette olayın sosyolojik yönleri var ama en azından sosyolojik yönleri kadar fizyolojik ve nörolojik yönleri olduğu da muhakkak. Şiddetin hakim olduğu bir ailede yetişmiş olmak veya iyi bir eğitim alamamış olmak bu sözünü ettiğimiz niteliklerden yoksun olmanın arkasında yatan sosyolojik faktörler olabilmektedir kimi zaman. Ancak, bu faktörlerden çok daha kuvvetli olduğunu düşünebileceğimiz fizyolojik ve nörolojik faktörler de bulunmaktadır. Bu nedenlerle meselenin salt sosyolojik olarak kavranamayacağı fakat fizyolojik ve nörolojik çözümlemenin devreye girmesi gerçeğini teslim etmek durumundayız. Burada da insanın sosyolojik, fizyolojik, nörolojik yönlerini keskin biçimde ayırmaktan ziyade bir bütün ve tam olarak insanı düşünmek durumunda olduğumuzu vurgulamamız gerekmektedir. Örneğin insanların üzülmesinden zevk duyan ve bu zevki almak için insanlara kötülük eden insanı mutlaka nörolojik olarak değerlendirmek gereklidir. Konunun şimdilik sadece sosyolojik yönüne odaklanarak insanın uzlaşma yönündeki niteliğinin baskılanmasının hastalık olduğunu söylemekle yetinelim (esasında  nöro-sosyoloji, sosyo-fizyoloji çalışmalarından ziyade bu üç alanın yani sosyoloji, nöroloji, fizyoloji üçlüsünün bir şekilde bir çatı altında toplanması kaçınılmaz olacağa benziyor).

UZLAŞMANIN TEMELLERİ
Anlaşmak, uzlaşmak yani insan olmak yönündeki nitelik bazı olmazsa olmaz temellere dayanmaktadır. Öncelikle, uzlaşmak için rasyonelliğin gerektiği aşikardır. Elbette insana sadece rasyonel varlık diyemeyiz ama uzlaşma niteliği için rasyonellik gereklidir. Rasyonellik, bu bağlamda, insanın diğer insanların önermelerini, tezlerini tartışabilir bulması, onlara sözü edilen tezlerini ifade etme şansını vermesi anlamına geliyor. Sonuçta bu tezler doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir ancak önemli olan yanlışlama ya da doğrulama sürecinin açık tutulması meselesidir. Elbette buradaki püf noktası öne sürülen tezin tartışılabilir olma niteliğidir. Yani rasyonel tartışma sürecine alınabilecek düzeyde bir tez öne sürmeden tartışmaya katılmayı ummak doğru değildir. Doğrulanabilme ya da yanlışlanabilme niteliklerine haiz önermeler ya da tezler uzlaşma niteliğinin gerçekleşmesini sağlar. Sözü edilen tezlerin sahiplerinin Habermasın incelikle ortaya koyduğu gibi samimi olmaları gerekiyor. Samimiyet de uzlaşma niteliği açısından gerekli özelliklerden birisidir. Amacı, anlaşmaya varmak, uzlaşmak olmayan birisi samimiyetsizdir ve bu tür samimiyetsiz insanların bulunduğu çevrelerde insanların uzlaşması mümkün değildir. Rasyonel tezler öne süren samimi insanların ahlaki olması da haliyle gereklidir. Yani uzlaşmak için samimiyet sahibi, rasyonel önermeleri olan insan ahlaki davranmak durumundadır.

Rasyonelliği, samimiyeti, ahlakiliği gerektiren uzlaşma, insanların toplum halinde birlikte yaşamaları için temelleri oluşturmaktadır. Kibrin, hırsın dışlanması ve kötülüğün elimine edilmesi insanın bu uygar yönüyle yani uzlaşmaya yatkın yönüyle gerçekleştirilebilir. Aksi halde, hastalıklara gömülü kalmış, birbirini yok sayan, hırsı uğruna bütün değerleri yıkmayı göze almış varlıklar sadece düşmanlıklar üreterek yaşamı zehirlemeye devam ederler.

 

 

 

 

Eğitim