darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları İbrahim Kaya

Nasıl bir toplum istiyoruz?

03.12.2017 16:03

Zor günlerden geçiyoruz; şu zor senelerin getirdiği zor günlerden! Deyim yerindeyse tel tel dökülüyoruz ülke olarak; hem içerde, hem dışarıda! İrrasyonelliğin, modern-dışılaşmışlığın, hukuksuzluğun, kural tanımazlığın yegane örneklerinden birini teşkil ediyor ülkemiz ve hepimiz çürümenin sonuçlarından etkileniyoruz. Peki neden? Geçen haftaki yazımda ifade ettiğim gibi sorun Türkiyenin son yıllarda hızla modern-dışılaşması ve çözüm ise yeni bir modernliğin inşasıdır. Şimdi modernlik perspektifimizden bu ikinci aşamaya yani çözüme bakacağız.

HANGİ MODEL?
Türkiyenin hem iç hem de dış siyasetinin bugünkü bağlamı öncelikli olarak güvenliği sağlama hedefi çerçevesinde belirleniyor. Bir toplumun varlığını sürdürmesi, elbette oldukça çeşitli faktöre ve aktöre dayanmaktadır, ama bu çeşitliliğin içinde hem kendi içindeki sosyal birlikteliğin sağlamlığı hem de dış dünyayla olan ilişkilerdeki tutarlılık çok merkezi bir öneme sahiptir. Diğer bütün var olma koşulları gibi, ülke içindeki sosyal birliktelik ve dış dünya ile olan ilişkilerdeki tutarlılık da şüphesiz ülkenin nasıl bir modernliğe sahip olduğu sorusuna doğrudan bağlıdır. Toplumu oluşturan bireylerin ve sosyal grupların kendi aralarında hangi kurallara göre ve nasıl yaşadıkları ve bu toplumun kendisini diğer toplumlara hangi pozisyondan ve hangi araçları kullanarak sunduğu, ancak, modernlik anlayışı çerçevesinde çözümlenebilecek sorulardır. Örneğin, Almanya modeli ile Amerika modeli iki farklı modernlik modelini, dolayısıyla, toplum örneğini ifade etmektedir. Bireyin bütün Amerikan toplumunun işleyişindeki asli güç olduğu, yani, meşruiyetin temel kaynağı olduğu gerçeği nasıl tartışılamazsa, Alman toplumunda kolektif örgütlenmelerin ve çalışma yaşamında bireyin değil grup çalışmasının esası oluşturduğu gerçeği aynı şekilde tartışılamaz. İkisi de başarılı modeller olarak kendilerini dünyaya sunmaktadır. Demek ki nasıl bir toplumda yaşıyoruz sorusu, esasen, ne tür bir modernliğin temelleri üzerinde eylediğimiz sorusuna tekabül etmektedir. Ancak, bu türde bir sorunun şimdiki Türkiyede karşılığının olması mümkün değildir, çünkü geçen haftaki yazımda ele aldığım gibi Türkiye modern-dışılaşmış ve modernliği olmayan kuralsız bir kapitalizme evrilmiş durumdadır. Dolayısıyla, nasıl bir modernlik kuracağız sorusu çerçevesinde düşünmemiz ve hareket etmemiz gerekmektedir.

Türkiyenin kendi içindeki sosyal birlikteliği özerk bireyler arasındaki bir uzlaşı sahası olarak toplum anlayışı ile yeniden bütünleşme çerçevesinde kurması gerekiyor. Liberalizmin kibirli bireyini değil, fakat cumhuriyetçi siyaset felsefesinin ortak meselelerin çözümü için tartışmaya ve dolayısıyla kamusal sahaya katılan bireyini toplumun asli ünitesi olarak kurmak zorundayız. Dolayısıyla Türkiyenin tarihsel ve kültürel karakteristikleriyle daha uygun olduğunu gösterebileceğimiz bir birey-toplum ilişkileri modelini benimsemek gerektiğini anlamalıyız. Bu modelde karşılıklılık esastır; ne bireyin ortaklıklara zarar verecek kibirli eylemlerine izin verecek ne de birey yitimine yol açacak kolektivist bir birlikte yaşamaya meyledecek bir model üzerinde durduğumuz. Bireyin içinde yaşadığı toplumsal bağlamlardaki özerkliği tanınır ve desteklenirken, diğer taraftan da dayanışma yani birlikte eyleme ve var olma üzerinde ağırlıklı olarak durulmak zorundadır. Bu modelin esasında iletişim vardır, yani, öznelerden özneler-arasılığa geçiş yeni modernliğe doğru atılacak çok temel adımdır. Sözü edilen iletişim Habermasın ortaya koyduğu şekilde bazı temellere dayanmaktadır: samimiyet, rasyonellik, geçerlik iddiası gibi niteliklere haiz olan özneler arası etkileşim yeni kurulacak toplumun temeli olacak.

ÖZNELER-ARASI İLETİŞİM
Karanlıktan aydınlığa çıkışın yolunda demek ki özneler-arasılık için öznelerin samimi, rasyonel, ahlaki olmaları şarttır. Bugün ülkemizde insanlar samimiyet kaybı yaşamaktadır; içi dışı bir insanlardan ziyade insanlarla ilişki kurarken birden fazla yüze sahip insanların sayısı artmış durumdadır. Böyle davrananların sayısı artınca, ahlakilik ve rasyonellik şartlarının da yerine gelmesi mümkün olmamaktadır. Bu patolojinin altında yatan neden kuralsız kapitalizmin, hukuksuzluğun baştacı edildiği yeni liberalleşme sürecidir. Bu süreç kibirli, otantikliğini yitiren, samimiyetsiz egoist kişiliklerin çoğalmasını getirmiştir. Son yıllarda muhafazakar, İslamcı bir kültür modeli dayatıldığı için güya egoist bireylerden kurtulunacağı vaadi vardı ama sonuç ortada: toplumcu, dayanışmacı özerk bireyler değil, aksine köksüz, duyarsız, samimiyetsiz, kibirli kişiler toplumda gittikçe ağırlıklı kitleyi oluşturuyor.

Bu irrasyonelleştirici sürecin verdiği en sorunlu sonuçlardan biri rasyonellikten uzaklaşmış öznelerin yıkıcılığıdır. Öznenin aklı terk etttiği durum terör, toplum ve insanlık düşmanlığı demek oluyor. Dünyayı kendi arzularından, özlemlerinden hareketle dönüştürmek için yola çıkan ama rasyonelliği örneğin bilimin yol göstericiliğini reddeden bu özneler silah kullanmak, canlı bomba olmak ve kısacası dünyayı kana bulamak gibi yıkıcılık dışında bir işleve sahip olamaz. Dünyayı bu yıkıcılıktan kurtarmanın yolu Tourainein dediği gibi öznenin yeniden akılla buluşmasını gerektiriyor.  Önceki dışlayıcı, temkinsiz özneden ziyade yeni özne dünyayı özneler-arasılık olarak anlama yetisine sahip olan özne olacaktır. Dolayısıyla, yeni modernliğe doğru atılacak adım kamusal sahanın üstünlüğünü, ortak iyinin elzemliğini, samimiyeti ve ahlakiliği yücelten bir toplum anlayışını ve bu anlayışı hakim kılacak yeni rasyonel özneleri gerektiriyor.

Bu hedef esaslı olarak özneler-arası iletişimi gerektirdiğinden kutuplaşmaları aşan, ikiliklerin ötesinde bir etkileşim sahası olarak toplumu anlamamızı gerektirmektedir. Yeni toplum demek ki yeni bir uzlaşıyla birlikte gelecektir. Bu uzlaşı kamusal sahanın üstünlüğü, yurttaşlığın ortaklaşmanın temel değerini oluşturduğu, politik katılımın önemi gibi değerler üzerindeki uzlaşı olacaktır. Toplumsalın sonuna işaret ediyorsa eğer olumsuzlukların yükselişi, sorunların çözümü de toplumsalın yeniden inşasını ifade etmektedir. Dolayısıyla, toplumu yeniden kurmak ve onu savunmak modern eylemdir. Bu yeni toplumun inşası elbette Giddensın deyimiyle aktörlerin nitelikli eylemleri aracılığıyla gerçekleşecektir. Nitelikli eylemlerin model olacağı ve gittikçe sahiplenileceği gerçeği öncelikle aktörleri gerektirmektedir. Bu aktörlerin toplumda öne çıkan, kendilerini kendi alanlarında ispat etmiş genç ve orta yaş kuşağından aktörler olacağı konusunda bir şüphe duyulmaması gerekir. Toplumun demografisine uygun olacak aktörler bu sözünü ettiğimiz gruptakilerdir. Bu aktörler iletişimi, farklı olanların aynı hedefte birleşmelerini örnekleyen aktörler olmak durumundadır. 

YENİ DEĞERLER DİZGESİ
Yeni toplumun inşasına ilişkin bu noktaya kadar söylediklerimiz esasında şunu göstermektedir: yeni toplum yeni değerler dizgesinin inşası demek olacaktır. Değerler dizgemiz parçalanmış durumda; ortaklaştığımız değerlerin sayısı gittikçe azalıyor; toplum halinde yaşamaktan bahsetmek en azından belirli değerlerin kurumlar halinde bir bütünlüğü ifade etmesini gerektiriyor. Toplumun yapısının devamını sağlama işlevi ile eylem arasındaki ilişkiye özel bir önem atfedilmeli. Determinist, yapıdan yana taraf olan yaklaşımların sorgulanması şart. Ancak, dışsal, zorlayıcı bir güç olarak toplumun varlığının kabulü de bir şart. 

İşte bu yeni toplumun inşasıyla birlikte şu tür yakınmalara rastlamayacağız: nasıl olur da bir toplum kendi çıkarlarına aksi yönde icraatları olan bir siyasal gücü desteklemeye büyük oranda devam edebiliyor? Niçin Türkiyede önemli bir çoğunluğu oluşturan bir grup insan kendilerinin yaşamlarına kısa, orta veya uzun vadede doğrudan veya dolaylı olumsuzluklar getiren/getirecek olan bir iktidara minnetle bağlılık ilişkisi geliştirebiliyor? Bir toplum tümüyle nasıl çıldırmış olabilir?

Eğitim