darbeicindedarbegif.gif

YAZARLAR

Tüm Yazıları Deniz Yıldırım

Ne Yapmamalı?

28.03.2018 13:26

Kritik süreçlerde hep ne yapmak gerektiğini konuşuyoruz, tartışıyoruz. Ama yapılması gerekenlerin yapılmamasına yol açan çoklu faktörleri açıklıkla ele almıyoruz. Çoğu zaman da yapılmakta olan hataların bizi yapılması gerekenler aşamasına geçirmenin önündeki engeller olduğu gerçeğinden kaçıyoruz.
Gündelik hayatta değil sadece, siyasette de böyle. Haliyle bütün sorunların kaynağına kolay açıklamalar yerleştiriyor, buna uygun çözümler ürettiğimizi düşünüyoruz ardından da…
Fakat hayat da siyasal süreç de bu kadar basit değil, daha karmaşık. 
Bu karmaşıklığı gidermek için bu zor süreçte yapılan hataları maddeleyelim. Bu bir Ne Yapmamalı yazısıdır ve aynı zamanda muhalif siyasetlerin halkı bugünkü şartlara ve kronik yenilgilere mahkum etmemesi için çağrıdır. Dostlarla dertleşme de diyebilirsiniz.
SADECE LİBERALİZME YASLANMAK
Özetleyelim. Memleketin geldiği yer ortada. Baskı, OHAL, tek adam rejimi… Özgürlükler budanıyor, korku hakim. Hepsi doğru. Fakat tek başına siyasal baskıya karşı liberal özgürlükleri merkeze alan, kuru bir demokrasi söylemi etrafında kitleleri kurtuluşa çağıran yaklaşımlardan kaçınmalıyız. Halkın çoğunluğu yaklaşan krizle mücadele derdinde. Hayat pahalılığı artıyor, zamlar durulmuyor. İşsizlik düşmüyor. Gelecek endişesi taşıyan milyonlarca yurttaş var. Kriz emareleri belirginleştikçe, AKP-MHPnin inşa ettiği bütün milleti temsil etme iddiasına dayalı tek tip millet tasavvuru sarsılıyor, sarsılacak. İhale alanın, gemisini kurtaranın, vergi aflarıyla şahlananların milletiyle halkın milleti aynı değil. Bugün rejimin en zayıf yerlerinden birisi bu ekonomik gerçekliktir. Ekonomik açıdan gayrimemnunları siyasal açıdan demokratik cumhuriyet kurucu programına bağlayacak; yoksulluğun, işsizliğin öfkesini rejimin otoriterliğine karşıt çizgiyle irtibatlandıracak bir yol zorunludur. Sadece demokrasi diyen liberalizm, ekmek sorununu dışladığı ölçüde bize kaybettirir. Bu yüzden bu demokrasi cephesi ifadelerini, stratejilerini önemsiz olmamakla birlikte yetersiz görebiliriz.
SADECE EKONOMİYE VURGU YAPMAK
Bugün bir de ülkenin içinden geçtiği siyasal gerçekliği yok sayan; ifade, örgütlenme ve hak arama kanallarının kapanmasıyla artan baskıları görmezden gelen bir krizle kurtuluşçuluk hattı var. Özeti, ekonomik kriz çıkar, bu iktidar giderdir. Özünde, siyasal rejimi hem yok sayma hem de kendiliğinden çöküş teorilerine kapı açma riski barındırır. Faşizmin bir kriz ürünü olduğunu, krizlerin nedenlerini ırkçılık, şovenizm ya da savaş ile dışsallaştırarak kitleleri yeniden seferber edebildiğini unutmaktadır. Bu nedenle sadece liberalizme dayalı demokrasi talep edip ekonomiyi yok saymak neyse, mevcut siyasal rejimi normalmiş gibi algılatıp sadece ekonomi konuşmak da odur. Ekonomizm, tersinden liberalizmdir. Bir başka hata da, Batılı iyi kötü işleyen demokrasilerdeki yeni siyasal alternatiflerin yükselişine bakarak Türkiye için modelleştirme arayışlarına girmektir. Türkiyede rejim, olağan bir devlet biçiminden çıkmıştır. Bu gerçeğe hiç dokunmadan yapılacak ekonomi ve adalet vurgusu, bir yandan da olağanüstü yeni devlet biçimini normalleştirme, otoriterliği görünmezleştirme riski taşır. Doğrusu; ekonomi üzerinden faşizmin sınıfsız millet algısını kırmak; gündelik meseleler üzerinden halkı kazanmak ve hak talep ettikçe baskılanan, reddedilen halkın ülkedeki siyasal gerçeklikle yüzleşmesini sağlamaktır. Ekonomi-siyaset irtibatı şarttır.
PARLAMENTARİZME SIKIŞMAK
Parlamenter demokrasi ile parlamentarizm nedense aynı şey sayılıyor. Böyle olunca, muhalefete parlamentodan çekil demek de parlamento ötesi muhalefet sanılıyor. Oysa parlamentarizm bir muhalefet stratejisi olarak parlamentoda bulunmayı seçmekle değil; bunun dışındaki alanlardaki mücadeleyi yok saymakla, buralardan tecrit olmakla, toplumsal alanın örgütlenmesinden çekilip bütün siyasal süreci 4-5 yılda bir yapılan seçimlere indirgemekle ilgili. Yani hem parlamentoda bulunup aynı anda da parlamentarist olmayan bir muhalefet stratejisi mümkün. Konu parlamentodan çekilmek değil, parlamentonun dışında, faşizm ve ona dayalı ekonomik-siyasal saldırılar karşısında toplumsal sahada da hak mücadelesini büyütmek. Mücadele parlamenter demokrasiye değil, parlamentarizme sıkışan muhalefetçiliğe karşı olmalıdır. Özellikle solun bir bölümünde yükseltilen ve içeriğinin ne olduğu pek bilinmeyen sokak söyleminin de parlamentarist bir muhalefet karşısında yöntem dışında program, strateji ve siyaset olarak ne önerdiği hala anlaşılamamaktadır. Demokratik muhalefet, Meclisi de kapsayacak ve onu yaşatıp demokratikleştirecek şekilde toplumsal alanla siyasal alanı kaynaştırmalıdır. Bu açıdan şeker fabrikalarının özelleştirilmesine karşı yerellerde yürütülen kampanyalar verimli bir çıkış noktası olabilir.
İKTİDAR GİBİ OLMAK, TAKLİTÇİLİK
En yaygın hatalardan birisi, iktidarın dilini, siyasal argümanlarını kabul edip onun içinden konuşmak ve o dil içinden oraya yanıt üretmektir. Bu tutum belirleyen değil belirlenen olmaya mahkum. Bunun varacağı yer, din diliyle konuşmaya çalışmak ya da iktidar ittifakının harcı olan şoven siyasal tutumların baskısı altında ezilerek ülkenin temel sorunları hakkında hiç konuşamamaktır. Taklitlerinden sakınınız. Konumuz inançlar ya da kimlikler değil, bu ülkenin bir arada huzur içinde yaşamasını garanti altına alacak ortak demokratik kuralların saptanmasıdır. Taklitlerin asıllarını yaşatır. Kurucu iradeler, çöküşten çıkış için yol gösterdikleri ve halkı buna kazandıkları ölçüde başarılı olur.
MİLLİ NİHİLİZM
Bir diğer mesele ise, özellikle sol siyasetlerde hala gördüğümüz milli nihilizm ya da milli olanı şovenizmle eşitleyip bu toplara hiç girmeme tutukluğudur. Faşizm emekçilerin, halkın milli gurur duygularını, tarihini kendi ideoloji ve siyasetine ekler ve sömürür. Faşizme karşı mücadelede halkın milli gurur vesilesi saydığı hiçbir konu bu güçlerin tekeline bırakılamaz. Kurtuluş Savaşımız böyledir. Cumhuriyetimiz böyledir. Mustafa Kemal Atatürk bizim için böyledir. Ezilen, yoksul halkımızın asker, polis olmak dışında tek seçeneği olmayan çocuklarının şehit cenazesinde sembolleşen, sıvasız evlere asılan bayrağımız böyledir. Emekçilerin şeker fabrikaları vatandır, vatan satılamaz sloganı böyledir. Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, bayrağımız, İstiklal Marşımız ve kamusal varlıklarımızla eşit hale gelen vatanımız iktidarın ideolojik ve siyasal sömürüsüne terk edilmemeli, bu kavram ve değerler elinden alınmalıdır. Sömürüye karşıtlık yok sayarak yapılamaz. İnce çizgi, şovenizm ile milli yoksaymacılık arasında uçlarda gitmek değil; bağımsız ve demokratik bir vatan inşası için tutukluktan kurtulmaktır. O ne der, bu ne der? diyerek siyaset yapılmaz. 
APOLİTİZM 
Çok şükür, ülkemizde herkes iyi kötü politiktir. Bir dokun, korkusu yoksa herkesin bir algısı, sezgisi ve yorumlama-haklılaştırma biçimi vardır. Siyaset, gündem dışı değildir. Burada apolitizm ile asıl kastedilen, politik olmama değil, politikleştirememedir. Gündelik, sıradan gibi görünen sorunların bu sıradanlıktan kurtarılarak daha genel bir siyasal program doğrultusunda politikleştirilememesi, politikaya tercüme edilememesidir mesele. Stratejisizlikten tutun da ülkenin somut durum, ihtiyaç ve imkan tahlilinden uzak stratejili hallere kadar bu böyle. Bunu hem slogancılık hem de dar alanlardaki adalarda genel siyasal enerjinin içinin boşaltılması tamamlıyor. Odada, sendikada, birliklerde iktidar ya da iktidar parçası olmak için verdiğimiz enerjiyi, memleket için genişletici ve kurtarıcı bir siyaset inşasına versek bugün bu kadar seçeneksiz ve dağınık kalır mıydık? Tek neden değildir, ama emin olun etkilidir.
KURTARICI BEKLEMEK
Ve sonuncu hata ki apolitizmle de sıkı sıkıya bağlı; iki şekilde ortaya çıkıyor. Birincisi; zaten kaybettik diyerek Samsundan bir daha sarı saçlı, mavi gözlü bir kurtarıcı gelmesini bekliyor. Gelmedikçe, kurtuluşun onun açtığı yoldan ancak bizim elimizde olduğu gerçeğinden kaçtıkça öfkeleniyor, kızıyor, kendisi gibi düşünmeyeni kazanamayacağı sabit fikriyle siyasetten uzaklaşıyor. Böyle olunca da kurtarıcı beklemeyi altın çağcılık tamamlıyor. Geçmişin olduğu gibi yüceltilmesine dayalı bir özlem. Ve bu da, hiç hata yapılmadıysa buraya nasıl bu kadar kolay geldiler sorusunu yanıtsız bırakıyor. Mesihçilik ve Altın Çağcılık birbirini tamamlıyor. Geleceği inşa edeceksek, hatalarıyla geçmişin de muhasebesini yapacağız. Bir daha bugünkü gibi şartlar oluşmasın diye. 
İkinci Mesihçilik ise yapacağız, edeceğiz, kurtaracağızla biten cümle ve sloganlarda beliriyor. Nasıl yapacaksın, yolunu yordamını bir anlat. Ve neden şimdiden yapmıyorsun? Bugünden başarabildiklerini, dönüştürebildiğini, yönetebildiğini, çözen unsur olduğunu, somut olarak bir şeyleri halkın hayatında iyileştirebileceğini niye göstermiyorsun? Bırak göstermeyi, halkı kurtarmak yerine o değişimin içine adım adım halkı katarak kurtuluşu niye birlikte örmüyorsun? 
Sorular bitmez; ama yanıtsız kaldıkça da aslında bir kurtarıcı beklemekten öteye gitmiyor. Kaderciliği besliyor. Ve bu, dağınık ama enerjisi bu rejime karşı memnuniyetsizlikle tanımlanan milyonları kendi kabuğuna itiyor. Kaçış başlıyor; bu fırtına geçsin, kendimi koruyayım düşüncesi gayet insani şekilde öne çıkıyor. Bir kurtarıcı beklemeyeceğiz; bir kurtarıcı gelecekmiş gibi soyut bırakmayacağız sözümüzü ve yaptıklarımızı. Başka yolu yok.
Diyeceksiniz ki, ne çok şey istiyorsun. Hayır; çok şey değil tek şey istiyorum. Memleketin kurtuluşu ve iyiliği diye de özetleyebilirsiniz. 

Eğitim