Bir tükenişin hikâyesi...

Aralık ayı gelmiş, İsveç’in amansız soğukları başlamıştı.

Pizzacılık yapan eniştem, camlı kapıdan içeriye giren ince, uzun boylu genci göstererek,"İşte, Olof Palme’nin katili bu!"’ dedi duyulur bir sesle...

Buz gibi oldum! İsveç’in efsane lideri, sosyal demokrat başbakan Olof Palme’nin ölürülmesinin üzerinden henüz bir yıl geçmişti.
Çekingen genç,bana doğru yaklaştı, elini uzattı, kendimi geriye çektim, eli havada kaldı. ’’Bana karşı siz de mi önyargılısınız? Anlatayım size, o olayla hiçbir ilgim yok!’’ dedi: Gözleri doldu. Geri döndü, çıkıp gitti...

Erhan Karakaya idi adı(gerçek adını yazmıyorum). Sivas, Kangal doğumluydu. İsveç’e 12 Eylül 1980 darbesinden sonra siyasi sığınmacı olarak gelmişti. Sıfırın altında soğuklarda, Malmö’nün Möllan Meydanı’nda sebze ve meyve satıyordu. Eniştem ve kız kardeşimden başka, kendisine yakın hissettiği kimsesi yoktu. Pazar tezgâhını topladıktan sonra açlığını gidermek için gelmişti.Kapının önündeki eski minibüsünü çalıştırıp uzaklaşırken hıçkırıklarını duydum. Ne yaman çelişkiydi bu! Olof Palme’yi öldürebilecek acımasızlıktaki biri, bu denli duyarlı olabilir miydi?

Orada bulunan kız kardeşim, enişteme kızdı:
"Söylediklerini duydu. Yazık değil mi, kimsesiz çocuğa neden bu kadar yükleniyorsun? Kaç kez konuştum kendisiyle, çocuğun o olayla bir ilgisi yok!"

Günler, haftalar geçti. Bir pazar günü, Möllan Meydanı’ndaki taş heykelin önünde yine karşılaştık. Yanıma geldi. Dargın değildi. "Ağabey" diyerek iyice yaklaşti. O denli de saf ve duruydu. Burukluğunu dile getirmek için Pir Sultan’dan dizeler ezberlemişti:

’’Şu ellerin taşı hiç bana değmez/ İlle dostun gülü yaralar beni!.’’ dedi. Acı bir gülümseme oturdu yüzüme. ’’ Başkalarının ne dediği, ne düşündüğü hiç umurumda değil, ama sizin gibi insanların bana karşı soğuk davrnması çok zoruma gitti!..’’ deyerek tamamladı sözlerini. Konuşmaya başladık. Günlerce, haftalarca konuştuk.Evine de gittim. Okuduğu Türkçe şiir ve öykü kitaplarını gösterdi çocuksu bir sevinçle...

Polis kayıtlarına göre, Olof Palme’yi öldüren kişi, ince uzun boylu biriydi. Cinayeti işlediği sırada üzerinde uzun bir palto vardı. Çizilen robot resim Erhan’a çok benziyordu. Evinde yapılan aramada da uzun bir palto bulunmuştu. Başka hiçbir kanıt yoktu. Sonuçlanan mahkeme kararına göre, Erhana’a yöneltilen suçlamalar kanıtlanamadı. Kamuoyundaki tartışmalarda,, cinayetin İsveç silah tekelleri tarafından planlandığı öne sürülüyordu. Erhan, bir ’kurban’ olarak seçilmişti. Birçok ülkede zaman zaman görülen kumpaslar, yargısız infazlar İsveç’te de tezgâhlanmıştı. Erhan Karakaya, Olof Palme’yi öldürmekle suçlanan ilk ve son kişi olmadı. Sonraki yıllarda, beş ayrı kişi daha Olof Palme cinayetinin sanığı olarak tutuklandı,yargılandı,beraat etti...

Aradan tam 32 yıl geçti. Olof Palme cinayeti hâlâ aydınlatılamadı...

Mahkemenin beraat kararı vermesi, Erhan’ın aklanması bi işe yaramadı Atılan çamurun izi kaldı. Erhan, hakkındaki suçlamarı bir yafta olarak taşıdı.Hiçbir kamu ve özel kuruluşunda işe alınmadı. Pazarda sebze meyve satarak, ’sosyal yardım’ alarak yaşamını sürdürmeye çalıştı.

Sonunda bizden de uzaklaştı. Uyuşturucu çetelerinden birinin tuzağına düştü. Uyuşturucu satmak suçundan kaç kez tutuklandı, cezaevine girdi, çıktı bilmiyorum. Cezalarından birini tamamladığında yine karşılaştık; ’’Bir kez olsun cezaevinde ziyaretime gelip halimi sormadın!’’ diyerek serzenişte bulundu.

Son tutuklanmasında yine ağır bir ceza aldı. Cezaevinde yatarken akciğer kanserine yakalandı. İlk kez o zaman gittim ziyaretine. Doktorlara göre, Erhan’ın hastalığı ölümcül bir aşamaya ulaşmıştı ve günleri sayılıydı. Adalet Bakanlığına dilekçe ile başvurdu; Ölmek üzere olduğunu, son günlerini Türkiye’de, ailesiyle birlikte geçirmek istediğini söyledi, geriye kalan cezasının affedilmesini istedi. Bakanlık bu isteğe olumlu karşıladı. Affedildi. Dışarıya çıktığında bitkin bir haldeydi. Nefes almakta, ayakta durmakta zorlanıyordu.
Fazla zamanı yoktu.

Türkiye’ye dönmek için hazırlıklara başladı. Bileti ayarlandı. Onu götürmek için Türkiye’den ablası geldi. Birkaç kişiyle birlikte onu havalimanına kadar götürdük. Bir daha hiç karşılaşmamak üzere arkasından el salladık... Gitti... Çok sürmedi, birkaç hafta sonra da ölüm haberi geldi!

İsveç’teki iki ayrı evliliğinden bir oğlu, bir kızı vardı. Çocukları, cezaevi ve hastalık günlerinde babalarıyla hiç görüştürülmedil. Bir süre sonra anneleriyle birlikte onlar da iz bırakmadan yitip gittiler...
ali.nergis@gmail.com
Bu yazı, Cumhuriyet gazetesi Pazar Yazıları sayfasında da yayımlandı...

YAZARLAR