Erdoğan-AKP iktidarı devlet olursa…

AKP iktidarı devlet olma sancısı içinde. Epey yol alınan bu süreci tamamladığında neler yapabileceğinin, nasıl bir rejim kurabileceğinin işaretlerini de veriyor. Müjdat Gezen, Metin Akpınar, Fatih Portakal gibi aydın ve sanatçılara yönelik tehdit ve baskıları münferit ve kişisel olaylar olarak değil, bu tablo içinde değerlendirmek gerekir. 

İktidar olmak ile devlet olmak arasında ciddi bir fark var. İktidara muhalefet edebilirsiniz; ama devlete muhalefet olmaz! İktidar karşıtı hatta düşmanı olabilirsiniz; ama devlet karşıtı ve devlet düşmanı olmak suç (hem de en ağır suç) kapsamına girer. 

Hani şu meşhur “gemi” vardır ya, “hepimizin” içinde bulunduğu iddia edilen gemi… O gemi devlettir. Sert siyasal mücadeleler verilebilir, farklı kanatlarına dahil olunabilir, çatışılabilir, vuruşulabilir, hatta içeri düşülebilir, hatta hatta ölünebilir; ama o gemi içinde… Çoğu kişinin (bazı “solcuların” da) siyasetten anladığı budur. Siyaset yapılacaksa “devlet katlarında” yapılacaktır. Devlete zeval gelmesin de, ister öldür ister öl…

Erdoğan-AKP iktidarının tüm topluma dayattığı ve kabul ettirmeye çalıştığı anlayış budur. İktidara en ufak bir muhalefet bile “düşman hukuku” ile karşılanacaktır. AKP’yi mi eleştirdiniz, Erdoğan’a laf mı ettiniz; devlet düşmanısınız, vatan hainisiniz, dış mihrakların adamısınız; size her şey müstahaktır… İşte bu süreci yaşıyoruz. 

Bu sürece direnilmezse ortaya çıkacak olan rejimin adı faşizmdir. 

*** 

İki yıl önce Bilim ve Gelecek dergisinde “Bilimin faşizmle imtihanı” başlıklı bir kapak dosyası yayımlamıştık (Aralık 2016, Sayı: 154). Hitler Almanya’da iktidara yürürken, başta büyük otorite Max Planck olmak üzere hepsi dünya çapında biliminsanları olan kişiliklerin aldıkları farklı tavırlar aktarılmış ve analiz edilmişti. Bu dosyadan esinlenerek aynı tarihlerde bu köşede de bir yazı yazdığımı anımsıyorum. 

Hitler dünyayı yaktı, geldi geçti. Planck ve uzlaşma yolunu seçen diğer Alman bilimciler bu tutumlarının bedelini çok ağır ödediler. İnsanlığa acılı ve ibret verici bir deneyim olarak kalmıştır o süreç. 

Alman toplumunun muazzam felsefe, bilim ve sanat geleneğinin o günkü temsilcileri nasıl oldu da Hitler gibi birinin ve onun Nazi partisinin adım adım yükselişini seyrettiler, hatta desteklediler? O dosyayı hazırlarken de bu soruyu tartışmıştık. Ama aradan geçen iki sene zarfında ülkemizde yaşananlar tartışmalarımızı ilerletme olanağı veriyor. 

İki kritik kavram var: “emperyalizm” ve “devlet”. Alman deneyiminde bu iki kavram çakışıyor. Türkiye’de ise farklı. Tavır alışlardaki kuramsal ve politik sıkıntı ve sapmalar buradan kaynaklanıyor. 

Emperyalizm konusunu çok yazdık; herkes tutumumuzu biliyordur. Bazıları işi -hem de “solculuk” adına- ABD’ye Suriye’den çekilmemesi için yalvarmaya kadar vardırdı. Bu tutumlara bir şey yazılmaz, ancak iğrenilir. Dolayısıyla bu konuyu geçelim.

“Devlet” kavramına yoğunlaşalım; bu nokta ilginç ve kuramsal açıdan verimli. Çünkü yan yana telaffuz edilmesi bile insanı şaşırtabilecek olan iki zıt karakter Planck ile Hitler’i birleştiren kavramdır bu. 

Böyle bir şeydir devlet, kapsayıcıdır. “Devletin bekası” Planck ile Hitler’i bile yoldaş eder; farklılıkları ise “teferruat” haline getirir. Demokrat değil dayatmacı ve ötekileştirici bir kapsayıcılıktır bu. Yahudi Einstein’ı ise dışlar ve safra haline dönüştürür. 

Faşizmin nasıl kitle tabanı yarattığını, hatta en olmadık saflardan nasıl entelektüel destek gördüğünü anlamanın anahtarı da buradadır. Onlar faşizme, Hitler’e, Erdoğan’a destek vermemektedirler; devlete zeval gelmemesi için onlara katlanmaktadırlar! Nasıl olsa, devlet olmanın “mecburiyetleri” aşırılıklarını törpüleyecektir, onları yola getirecektir. Faşizm bu desteklerle gelir ve kurumlaşır. Kurumlaştığında o destekçilerin de başına neler geldiği konusunda Alman deneyimi trajik derslerle doludur. Çünkü artık o aşırılıklar devlet olmuştur ve onlar da kayıtsız şartsız kabul edilmelidirler. Etmezseniz, zamanında Einstein’ın başına gelen sizin de başınıza gelecektir, ne kadar destek vermiş olursanız olun. 

*** 

Türkiye’de de bazı “solcular” devlet kanalıyla AKP ve Erdoğan’a bağlandılar. Bunların AKP-Erdoğan’a muhalefet-destek eğrileri ile AKP-Erdoğan’ın devletleşme sürecinin eğrisi hemen hemen çakışır. Erdoğan-AKP devletleştikçe, bunların muhalefeti de desteğe dönüşür. Çünkü “devlet solu”durlar. Birbirine taban tabana zıt politikaları savunabilirler, her şeyden dönebilirler, ama tek bir şeyden dönmezler: Devletin bekası! 

Peki, emperyalizm meselesi nasıl halledilecektir? Şu tezle: “Günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin temel birimi ulus-devlettir.” Böylece devlet el çabukluğuyla anti-emperyalist, hatta anti-emperyalizmin öncü gücü yapılır. Devlet o kadar anti-emperyalisttir ki, başına Erdoğan da gelse sorun yoktur, onu da “mecburi anti-emperyalist” yapacaktır. 

Doğrusu böylesi bir tezi savunuyor olsam (ve politik bir insansam) tez elden gider o devletten görev talep ederim. Öyle değil mi? Örneğin “Günümüzde emperyalizme karşı mücadelenin temel birimi, üyeleriyle birlikte X partisidir” diye bir çıkarımda bulunsam, politik bir kişi olarak benden beklenen gidip o partiye üye olup görev talep etmek değil midir?

Bu noktaya geldiler mi, bilinmez. 

*** 

Toparlarsak: Türkiye solu, ne yazık ki, devlete karşı emperyalizme sığınanlarla emperyalizme karşı devlete sığınanlar arasında sıkışmış ve politika yapma alanı daralmış durumda. Bu sıkışmışlığı aşmak zorundayız. Çünkü bu sıkışmışlık sadece solun değil toplumun da sıkışmışlığı. Toplumumuz bu faşizan gidişata direnecekse, gerçekten anti-emperyalist ve anti-faşist bir sola (ve elbette sınıf siyaseti güden emekçi bir sola) ekmek kadar su kadar ihtiyacı var. 

YAZARLAR