Halkı kazanmak…

Sümerlerden günümüze bütün sınıflılık (yani uygarlık) tarihi boyunca değişmez bir toplum yasası vardır: Halkın çoğunluğunu kazanan iktidarı alır.

Tersi de doğrudur: Halkın çoğunluğunu yitiren iktidarı da yitirir.

Kısacası iktidarı -son tahlilde- halk belirler.

Bu tespit uçuk bulunabilir. “Ne yani, bilumum gaddar imparatorların, kralların, sultanların, emperyalistlerin, faşistlerin vb. iktidarları halka mı dayanmaktadır? Bu iktidarları halk mı belirlemektedir?” diye itiraz edilebilir.

Evet, yukarıda sayılanlar da dahil bütün egemen sınıf iktidarları için de geçerlidir bu yasa. Elbette bütün bunların birer “halk iktidarı” olduğunu söylemiyorum. Sözünü ettiğim şey, ancak halkın çoğunluğunu bir şekilde ikna ederek (kandırarak da diyebiliriz) ve kazanarak iktidara yürüyebilecekleri ve sürdürebilecekleridir. Her türlü iktidar için başka bir yol yoktur.

İdeolojiler tarihi, hatta daha genel ifadeyle siyasal düşünceler tarihi, dinler tarihi ve felsefe tarihi egemen sınıfların halkı ikna yöntemleri tarihi olarak da okunabilir. Bu köşede sık sık aktarmalar yaptığımız Machiavelli bu işin üstatlarından biridir, örneğin: bu konuyu ince ince düşünmüş ve ayrıntılı politikalar önermiştir.

Uygarlığın başlangıcında, göçebe çobanların yerleşik çiftçilere çökme sürecinde de, üretici çiftçiler “güvenlik ve üretimin verimliliği” ile ikna edilmiştir sömürüye ve sınıflılığa ve elbette din ve bilim gibi ideolojik hegemonya araçları ile sürdürülür bu iktidarlar.

Kısacası egemen sınıflar düzenlerini sürdürebilmek için halka muhtaçtırlar (çünkü başka bir malzeme yok) ve özellikle aydınları aracılığıyla mesailerinin büyük bir bölümü “rıza yöntemleri” bulmaya ayrılır.

***

Yakın tarihimizin “faşist diktatörlük” tanımına en uygun rejimi olan 12 Eylül yönetimi bile “halkı ikna ederek” gelmiştir iktidara. Yoksa girişimler olabilirdi belki ama başarılı olamazdı. 1 Mayıs 1977 ile 12 Eylül 1980 arasında yaşanan kışkırtma, provokasyon ve psikolojik savaş uygulamaları halkı ikna operasyonları olarak okunabilir. Buna muhalefeti (özellikle sosyalist solu) bölme, iç çatışmalar kışkırtma operasyonlarını da eklemek gerek. Sonuçta sıradan halk öyle bir noktaya getirilmiştir ki, “anarşi”nin son bulması için askeri diktatörlüğe razı edilmiştir. 82 Anayasası’nın yüzde 91 oyla kabul edilmesi sadece “zor”un sonucu değil.

Almanya’da Hitler’in, İtalya’da Mussolini’nin iktidara yürüyüş süreçlerinde de benzer “halkı ikna operasyonlarını” görebiliriz. Goebbels o kara ününü boşuna kazanmadı. Yakın tarihin en halk düşmanı iktidarlarını örnek veriyorum ki konu anlaşılsın.

Bu noktayı kavrayamazsak, AKP’nin nasıl olup da -sürüyle badireyi atlatarak- 17 yıldır iktidarını sürdürebildiğini anlayamayız. Tek bir sırrı var (diğerleri sır değil): Halkın çoğunluğunu bir şekilde ikna edebiliyor olması. Bırakın sıradan halkı, solun bir bölümünü dahi ikna edebildiğini, her kritik dönemeçte bir “sol ittifak” bulabildiğini görüyoruz.

AKP-Erdoğan iktidarı, Türkiye büyük burjuvazisini, devlet katlarını, küresel burjuvaziyi ve bölgemizde iddia sahibi emperyalist devletleri, iktidarının devamına ve kendisine katlanılmasına nasıl ikna edebiliyor? Türkiye’nin yoksullarını, emekçi kitlelerini, işsizlerini, varoşlarını, hatta yıkıma uğrayan orta sınıflarının çoğunluğunu hâlâ düzen içinde tutabilecek tek odak olabildiği için. AKP’nin tek kozu “yüzde 51’i”dir. Böyle bir kozu olmasa, anında tepe takla olacağını görebilirsiniz.

Bu mekanizmalar iyi incelenmeli ve bilince çıkarılmalıdır ki karşı tedbirler alınabilsin…

***

Bu konuları daha çok yazacağız, bu makale bir giriş olsun. Fakat birkaç noktaya değinmeden bitirmeyelim.

- AKP toplumun yüzde 50’sini ağzıyla kuş tutsa ikna edemeyeceğini biliyor. İzlediği taktik kendi yüzde 50’sini tahkim etmek ve karşısındaki yüzde 50’nin bir bölümünü sindirmek, apolitize etmek; bu yolla oranını yüzde 50’nin üzerine (örneğin yüzde 52’ye) çıkarmak.

İğrenç ve vahşi bir zenginliğin temsilcisi olmasına karşın, “kaymak tabaka” olarak nitelediği muhalif yüzde 50’ye karşı “yoksulların temsilcisi” pozisyonunu korumaya çalışıyor. Bu, kendi mevcut safını tahkim etme politikası. Öte yandan sınır mevzilere saldırarak karşı safı sindirmeyi hedefliyor.

- Aslında muhalefetin stratejisi de berraklaşıyor: AKP’nin yüzde 50’sinden bir parça koparmak. Bu kadarını herkes saptıyor, ama taktikler konusunda tartışma çıkıyor.

Bir taktik, AKP’ye benzeyerek, AKP’den daha iyi bir AKP olarak, AKP’den parça koparmak. CHP yönetimi uzun süredir bu taktiği izliyor. Sonuç olumsuz. Bu taktiğin yerel seçimlerde de olumlu sonuç vermesi için bir neden gözükmüyor.

Sağcılıkta AKP ile yarışamazsınız; böyle bir yarışta AKP’nin kazanacağı kesin. AKP ancak sollanabilir ve ancak bu yolla AKP’den parça koparılabilir. Bu taktiğin ana teması da ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik ve zamlardır.

Bu noktada da kritik mesele, bu temaları tavizsiz biçimde işleyecek bir sosyalist odağın varlığıdır.

***

Dağınık bir yazı oldu, biliyorum; çünkü alelacele yazıldı. Ama en azından bazı ipuçları sunduğumu sanıyorum. Sonraki yazılarda işleriz bu konuları tek tek…

 

 

 

YAZARLAR