Köy Enstitülü Avşar kızı Bahar Ana''yı kaybettik...

Köy Enstitülü şair- yazar Nebi Dadaloğlu’nun eşi, 12 Eylül 1980’den önce, Ankara Seyranbağları’ndaki evlerinde öldürülen devrimci gençlik liderlerinden Ozan Dadaloğlu’nun annesi, Köy Enstitülü öğretmen Bahar Dadaloğlu’nu kaybettik...

Bahar Dadaloğlu, 1930 yılında Kayseri, Pazarören’e bağlı Alagazili Köyünde doğdu. Babasını küçük yaşta kaybetti. 1944 yılında girdiği Pazarören Köy Enstitüsü'nden 1949 yılında mezun oldu. Amcaoğlu ve okul arkadaşı şair, yazar Nebi Dadaloğlu ile evlendi. Ozan, Güzide ve Jülide adlı üç çocuk annesi olan Bahar Ana, oğlu Ozan’ı, 12 Eylül 1980’den önce, Ankara Seyranbağları’nda ülkücüler tarafından evlerine düzenlenen silahlı bir saldırı sonunda kaybetti. Kızları Güzide Dadaloğlu, 12 Eylül’den önce yöneticiliğini yaptığı Devrimci Gençlik Birliği davasında yargılanarak 8 yıl ağır hapis cezası aldı, uzun yıllar yurt dışında yaşadıktan sonra çıkarılan afla yurda döndü.

Bahar Ana’nın eşi ve amcaoğlu Nebi Dadaloğlu ise 12 Mart ve 12 Eylül yıllarında kurduğu Köyün Çocuğu Yayınları aracılığıyla çocuklara yönelik kitaplar yayımladı. Çıkardığı şiir kitapları nedeniyle 12 Mart’ta cezaevine girdi. Sıkıyönetim Mahkemesi'nin aldığı kararla, şiir kitapları İstanbul Selimiye’deki askeri kışla fırınında yakıldı.

Bahar Dadaloğlu, anılarını ‘’Köy Enstitülü Avşar kızı‘’ adlı kitapta topladı. Arkadaşımız  ve yazarımız Ali Haydar Nergis’in, bir süre önce ABC Gazetesi'nde yayımlanan ve Dadaloğlu ailesini ve olaylı yılları anlatan yazısını yeniden okumanıza sunuyoruz.

                                                                YİTİKLER ÜZERİNE

"On iki kurşun yemiş de/Oy demedi benim oğlum/Yarı yolda koydun beni/Hem elimdin hemi kolum/ Ne kadar sevenin varmış/Kırıldı Avşar uşağı/Katiller kaçmasın diye/Oğlum iniyor aşağı/Ozan ben alayım gadan/Gülerek ölüme giden/Ölmesin sürünsün yavrum/Yurdumuzu böyle bölen/Ablanı emanet ettim/Oğlum rahat ölecektim/On bilezik bozdurdum da/Sana gelin alacaktım/Baban çok perişan Ozan/Derdin içine atıyor/Saç sakal bıraktı guzum/Elbiseyinen yatıyor…" - Bahar Dadaloğlu.

Bahar Dadaloğlu'nun, 'Köy Enstitülü Avşar Kızı' kitabını okurken, anılara dalıp gittim. Bahar Ananın, "Oğlum, sen üşüme!" diyerek sırtındaki yün kazağı çıkarıp bana giydirdiği günleri anımsadım..

Ulus'ta, Demir İş Hanı'nda Köyün Çocuğu Yayınevi'nin bürosu...

Ankara Atatürk Lisesi'ndeki öğrenci grubumuz...

12 Mart Muhtırası...

1974 Ecevit affı...

Seyranbağları'nda, su deposunun yanındaki ev...

Seyranbağları Halkevi...

İzmir Caddesi'ndeki bir gençlik derneğinde Güzide ile karşılaşma...

Nebi Dadaloğlu öğretmenlerimle, "Cam cama değmesin/can cana değsin" diyerek kadeh kaldırdığımız günler...

Ve yitikler, yitikler...

Dadaloğlu ailesi, önce iki küçük yavrusunu zatürreden yitiriyor...

Sonra, büyük kızları Güzide kayboluyor.

Ardından oğulları Ozan Dadaloğlu öldürülüyor...

Bu zincire bir yerde lise arkadaşım Namık Kemal ekleniyor; o da siyasi sığınmacı olarak gittiği Almanya'da intihar ediyor...

Kafamın içinde üste üste çekilmiş film karelerini andıran bu yaşanmışlıkları şimdi ben nasıl oturtacağım yerli yerine...

Nebi Dadaloğlu ve eşi Bahar Ana (Bahar Dadaloğlu) Köy Enstitü'lü öğretmenlerimdi. Okulda öğrencileri olmamıştım, ama onlara çocukları kadar yakındım. Nebi öğretmenim, ağzında hep sigarası, başındaki köylü kasketiyle dolaşırdı. Kasketini çıkardığında, ilerlemiş yaşına karşın, hiç dökülmemiş, hiç kırlaşmamış gür, simsiyah saçları çıkardı ortaya.

Kayseri, Pazarörenli amca çocukları Nebi ve Bahar Dadaloğlu, Köy Enstitüsü'nü birlikte bitirip evlendikten sonra, idealist bütün Köy Enstitülü öğretmen gibi köylerde çalışmayı görev bilmişler. Amaçları, aydınlanmanın ışığını ta kuş uçmaz, kervan geçmez yerlere götürmekmiş. Görevlerinin ilk yıllarında, soğuk okul lojmanlarında, biri kız, diğeri erkek iki bebeklerini zatürreye kurban vermişler. Başka bir köyde görev yapan arkadaşlarının kundaktaki bebeğini lojman tuvaletinin deliğinden gelen lağım fareleri parçalamış!..

NEBİ DADALOĞLU İLE İLK KARŞILAŞMA
Ankara Atatürk Lisesi'ne yeni başlamıştım.

Köyden kente yeni gelmiş bir köy çocuğunun sıkıntılarını yaşıyordum.

Köyü anlatan öykü, roman ve şiirlere tutkundum.

Bir gün, Zafer Çarşısı'ndaki kitapçıları dolaşırken üzerinde Köyün Çocuğu Yayınları yazan kitaplar gördüm. GARDAŞLARIM; GILLI ÇARIK; ELLERİMİZ... Üçünü de satın alıp bir çırpıda okudum. Ellerimiz kitabında şöyle diyordu:

"Sizin elleriniz beyaz/ Gödek gödek, yuvak, yuvak/ Gara bizim ellerimiz/ Boğum, boğum, çatlak çatlak"

Oturduğumuz apartmandaki bir kıza aşıktım; kız ise yüzüme dahi bakmıyordu. Öfkelendim, ben de benzer tarzda bir şiir yazdım:

"Yürü be kızım/ Sen kim, ben kim/ Sen piyano sesleriyle ninnilenmişsin/ Ben kağnı gıcırtılarıyla uyutulmuşum/ Sen rujlarla, ojelerle süslenirsin/ Benim anam bayramdan bayrama başına yakacak bir kına da bulamaz..."

Çocukluk aklı işte. Şiiri bir kâğıda yazdım, merdivenlerden inerken kızın eline tutuşturdum. Apartmanda kıyamet koptu. Kız, annesine söylemiş; annesi, yengeme; yengem de ağabeyime... Dayak değil ama esaslı bir fırça yedim ağabeyimden:

"Burası eşeklerin peşinden koştuğun köy yeri değil oğlum; burası başkent Ankara; aklını başına topla!" Ağabeyimin sözleri kurşun gibi işledi içime.

Kitapların üzerindeki adrese baka baka Ulus'ta, Demir İşhanı'nda buldum Köyün Çocuğu Yayınevi'nin yerini. Nebi öğretmenim, yıllardır görmediği bir öğrencisini görmüş gibi sıcak karşıladı beni. Daracık ve loş bir odada matbaadan prova sayfaları gelen bir kitabının düzeltmelerini yapıyordu. Yazdığı kitapları kitapçılara kendisi dağıtıyordu.

12 Mart Askeri Muhtırası'nın (1971) verildiği günlerdi. Sıkıyönetim Mahkemesi, Gardaşlarım, Gıllı Çarık ve Ellerimiz kitapları hakkında dava açıtı, bu kitapların toplatılarak yakılmasına karar verildi.

ATATÜRK LİSESİ'NDEKİ ÖĞRENCİ GRUBUMUZ
Cengiz, Namık Kemal, Sabri ve lise yıllarımızda Atatürk Lisesi'nin en hızlı öğrencileriydik. Kızılay Bulvarı'nda İşçi Köylü Gazetesi satışlarına katılıyor, Adakale Sokağı'nda, Doğan Avcıoğlu'nun Devrim Gazetesi bürosunun karşısındaki işçi- köylü bürosuna gidip geliyor; oradan aldığımız kitaplardan işçi- köylü iktidarını nasıl kuracağımızı öğreniyorduk. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nden, Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden gelen devrimci ağabeylerimizin yardımıyla, Atatürk Lisesi'nin ülkücü müdür Deli Veliye karşı (Veli Soysaldı) ilk lise boykotunu biz örgütlemiştik. Boykota katılan öğrenci arkadaşlarımızla birlikte devrimci marşlar söyleyerek Kızılay'a kadar yürümek, bizim için unutulmaz bir eylemdi.

Grubumuzdaki arkadaşlarımızdan Sabri, sessiz, sakin bir kişiydi; konuşmaktan çok, eylem adamıydı. Aldığı görevleri yerine eksiksiz getirirdi. Cengiz, çalışkan derslerinde başarılı biriydi. Siyasi etkinliklere katılmasının yanı sıra derslerini aksatmazdı. Gazetecilik okuyup, ağabeyi gibi TRT'de çalışmayı planlıyordu. Namık Kemal, en duygusal arkadaşımızdı. Kırılgan bir yapıya sahipti. Zaman zaman öfkelenmesine karşın, kırıcı değildi. Çok sigara içiyor, sohbetlerde dalıp gidiyordu bazen. Sıkıntılarını anlatabildiği en yakın arkadaşı bendim. Baş başa kaldığımızda, aile sıkıntılarından söz eder, babasından yakınırdı. Bir gün, bana durup dururken, "Sen güvenilir, iyi bir arkadaşsın, insan sana canını bile emanet edebilir." demişti. Bunu niçin söylemişti; o karmakarışık ruh halinin gerisinde neler gizliydi, bilemiyordum. Ben ise, ayakları yere basmayan, aklı bir karış havada biriydim. Köy ve kasaba yaşantısından büyük kente geçmenin bunalımını yaşıyordum. Ders çalışmak yerine sinema ve tiyatroya gitmeyi, öykü ve roman okumayı, şiir yazmayı yeğliyordum. Yanında kaldığım ağabeyim ve yengem dar gelirli memurlardı. Ona fazla yük olmamak için hafta sonlarında Rüzgârlı Sokağı'ndaki Memleket Gazetesi'nde çalışıyordum. Gazetenin sahibi Şemsi Belli, bende kendi çocukluğunu bulduğunu söyleyerek yaptığım işler karşılığında cep harçlığı veriyordu.

12 MART MUHTIRASI
12 Mart Muhtırası'ndan sonra üniversiteye başlayan bizim liseli gruptan tutuklanan olmadı. Bağlı olduğumuz siyasi hareketin lider kadrosundaki arkadaşların bir kısmı tutuklanmış, geriye kalanlar ise aranıyordu. Radyodan arananların adları yayınlanıyor, fotoğrafları kent merkezlerine asılıyordu. Söke Dağları'ndaki mağaralarda saklanan lider kadrosu, teksirle basıp çoğalttıkları örgütün gizli yayın organı Şafak Gazetesi'ni gizlice Ankara'ya ulaştırılıyor; biz de belli merkezlerden bu gazeteleri alıp okuduktan sonra başka arkadaşlara aktarıyorduk...

O hafta, Şafak Gazetesi'ni, Gazi Eğitim'deki bir arkadaştan alıp bizim gruba ulaştırma görevi bana verilmişti. Her gün evlerde arama yapılıyor, ortalık polis kaynıyordu. Her köşe başında insanlar durdurulup kimlikleri sorgulanıyor, üzerleri didik didik aranıyordu. Ben, çelimsiz, ufacık tefecik biri olduğum için güvenlik güçlerinin dikkatini çekmiyordum. Gazi Eğitim'in önünde bekleyen panzerlerin arasından geçtim; buluşma noktasındaki arkadaştan aldığım Şafak Gazetesi'ni koynuma sakladıktan sonra aynı yoldan geri döndüm. Sakin ve soğukkanlı adımlarla polis noktasını aşıp dışarı çıktığımda kendimi bir an görevini başarmış Sovyet Devrimi'nin bir partizanı gibi görüyordum, ama işim henüz bitmemişti. Yürüyerek demiryolu köprüsünün altına geldiğimde, aniden askeri bir cip ren yaparak önümde durdu. Kaçacak bir yer yoktu. Cipte oturan subay başını dışarıya çıkarıp bana doğru uzattı, sonra, "Bu daha çocuk yahu, zaman yitirmeyelim, devam et!" dedi; cipi süren asker gaza bastı, uzaklaştılar. Derin bir nefes aldım. Gösterişsiz görünümüm işe yaramıştı. Alnımda biriken soğuk terleri kolumla sildikten sonra köşe başındaki büfeden bir gazoz alıp içimi rahatlamaya çalıştım. Gruptaki arkadaşlarla buluşma yerimiz olan bodrum katına geldiğimde, arkadaşları heyecan içinde beni bekler buldum. Terden ıslanmış Şafak Gazetesi'ni koynumdan çıkarıp masanın üzerine bırakırken, büyük bir tehlike atlattığımı; askeri ciple karşılaşmamı anlattım. Beni dinleyen arkadaşlarımdan biri şu değerlendirmeyi yaptı:

"Evde böyle topluca oturup arkadaşın ve Şafak Gazetesi'ni beklememiz büyük hataydı. Arkadaşımız yakalayabilir, göreceği baskı ve işkence sonunda yerimizi söyleyebilir, gelip bizi de alabilirlerdi." Bu değerlendirmeye çok kızdım, ben yanıt vermeye hazırlanırken Namık Kemal yerinden kalktı, yanıma geldi, elini omzuma koydu, "Bu arkadaş canını verir, bizi ele vermezdi. Arkadaşımıza güvenelim" dedi...

YURSEVER GENÇLİK DERNEĞİ
Nebi öğretmenimle dışarıda sürekli görüşüyorduk, ancak evlerine henüz gidip gelmeye başlamamıştım. Ailenin büyük kızları Güzide'yi, 1974 Ecevit affı ve Kıbrıs askeri harekatından sonra, Ankara'da, Yurtsever Gençlik Derneği'nin kurulduğu günlerde tanıdım. Gazi Eğitim Enstitüsü'nde okuyordu. Gözlüklü, esmer, ufacık tefecik, sessiz, sakin bir kızdı. Atatürk Lisesi'nden arkadaşlarım Cengiz, Sabri ve Kemal ile birlikte Yurtsever Gençlik Derneği adlı bir öğrenci derneği kurmuşlardı. Ben ise dernek kuruluşunda görev almamıştım, ancak düzenlenen eylemlere katılıyordum. Kıbrıs askeri çıkartmasının yapıldığı günlerdi. Dernek, Kıbrıs Harekatı'nı işgal olarak değerlendiriyordu. Düzenledikleri işgale nihayet, Kıbrıs'a hürriyet kampanyasıyla, Kıbrıs'taki Türk askeri varlığına son verilmesini istiyorlardı. Protesto eylemlerini afiş ve bildirilerle sürdürdüler. Bu etkinliklerinden dolayı haklarında Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde dava açıldı.

İşgale nihayet, Kıbrıs'a hürriyet kampanyasından sonra, polis, Yurtsever Gençlik Derneği'ni yakın izlemeye aldı. Sanırım, derneğin son eylemiydi; Ankara'da, başka emekçi bulamamış olmalıyız ki, bu kez de kapıcı ve kalorifercilerin sorunlarına sahip çıkmaya karar verdik. Soğuk bir akşam, kapıcı ve kalorifercilerin haklarını savunan bir afişlemeye çıktık. O gece, Ankara'nın cadde ve sokaklarını, "Kapıcı ve kaloriferci emekçilerin sömürülmesine son!" afişleriyle papatya tarlasına çevirecektik. Ellerimizde tutkal kovaları, koltuklarımızın altında afiş tomarlarıyla sokağa çıktık. O günlerde duygusal yakınlık duyduğum, ancak kendisine bir türlü açılamadığım bir kız arkadaşım vardı. Devrimin Maliye Bakanı diyorduk ona. ODTÜ ekonomi bölümünde okuyordu. Siyasi tartışmalarda ülke ve dünya ekonomisini en iyi o tahlil ediyordu. Ona, gelecekteki devrimin maliye bakanı gözüyle bakıyorduk. Afişlemeye çıkarken kız arkadaşımla aynı grupta yer aldım. Böylece ona daha yakın olacak, bir yandan da esaslı bir militan olduğumu kanıtlayıp gözüne girecektim. O geceki afişlememiz çok olaylı geçti. Beşevler bölgesinde afiş asan arkadaşlarımız ülkücüler tarafından kurşunlandı. Biz de Necatibey Caddesi'nde polis çemberine alındık. Devrimin maliye bakanı ile kaçıp bir apartmanın kömürlüğüne sığındık. Nefes nefese beklerken gürültüler ve ayak sesleri duymaya başladık. Sonradan apartmanın kapıcısı olduğunu öğrendiğimiz bir kişi, "İşte anarşikler buradalar!" diye bağırdı. Hakları için mücadele verdiğimiz emekçi kardeşimiz, kulağımızdan tuttuğu gibi bizi polise teslim etti. İşimiz zordu, zor!..

Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki dava sonuçlandı. Güzide ve lise arkadaşlarım sekizer yıl ağır hapis cezasına çarptırılmasına ve derneğin kapatılmasına karar verildi. Güzide ve diğer arkadaşlarım, okullarını terk edip yurt dışına çıkmak zorunda kaldılar. Uzun yıllar dönemediler. Yurt dışında bulundukları sırada Cengiz, Namık Kemal ve Sabri'den haber alınabiliyor, ancak Güzide'nin nerede ve ölü mü, sağ mı olduğu bilinmiyordu. Zaman zaman Nebi öğretmenime, "Güzide'den haber var mı?" diye sorduğumda; "Hayır, hiçbir haber yok; kız öğrencilerin yaşadığı bir eve bomba atılmış, üç kız ölmüş, Güzide'nin de onların arasında olduğu sanılıyor" yanıtını veriyordu. Ailenin yaşadığı büyük acılardan ve uzun yıllardan sonra Güzide'nin yaşadığı anlaşıldı

OZAN DADALOĞLU'NUN ÖLDÜRÜLMESİ
Ozan, Dadaloğlu ailesinin son yitiğiydi..

Nebi ve Bahar öğretmenlerim, Ozan'ı, faşist bir saldırıya kurban verdiler!

Ozanla daha çok Seyranbağları Halkevi'nde karşılaşıyorduk. Farklı siyasi gruplarda yer aldığımı için ortak anılarımız olmadı. Farklı görüşlerimize karşın, Ozan, beni bir aile yakını olarak görür; evlerine gidip gelmekte sorun yaşamıyordum. Seyranbağları'nda, Camlı Kahve durağının köşesinde, su deposunun yakınlarındaki bir apartmanda oturuyorlardı. Ozan'ın evde bulunduğu bir sırada çalınan kapıyı küçük kız kardeşi Jülide açıyor, eşikte bekleyenler, "Biz, Ozanın arkadaşlarıyız; Ozanı kapıya çağırır mısın!" diyorlar. Ozan, koridorda görünür görünmez 12 kurşun sıkıyorlar. Ağır yaralı olarak Hacettepe Hastanesi'ne kaldırılıyor; doktorların bütün çabasına karşın kurtarılamıyor..

Derken 12 Eylül darbesi geldi.

Yaprak dökümünü andıran yitikler devam etti.

Darbe öncesinde işlenen siyasi cinayetleri 12 Eylül sonrasının kanlı sıkıyönetim operasyonları, işkenceler ve idamlar izledi...

ŞAPKALI DEVRİMCİNİN ÖLÜM HABERİ
Ozan'ın öldürülmesinden ve 12 Eylül darbesinden sonra, Dadaloğlu Ankara'dan İstanbul'a, Avcılar Öğretmenler Sitesi'ndeki evlerine taşındı.

Ben okulu bitirmiş, gazeteciliğe başlamıştım. İstanbul'da, Cağaloğlu'nda gazetecilik yaptığım günlerde Nebi/Bahar öğretmenlerimin evlerine gidip gelmeye başlamış, artık onların bir evladı gibi olmuştum. Haftada birkaç kez, Jülide veya Nebi öğretmenim ziyaretime geliyorlardı. İşten çıkacağım saatlerde yanıma gelen Julide, lafı dolaştırmadan, "Babam bu akşam seni eve bekliyor!" diyordu.

Nedenini bilmeme karşın kurnazlıkla sorardım:

Hayırdır, öğretmenim beni rüyasında mı görmüş!

Gülerek bilinen soruya, bilinen yanıtı verirdi:

Ne bileyim ben, evde tek başına rakı içmek istemiyor herhalde.

Nebi öğretmenim geldiğinde, hal hatır sormaya fırsat bırakmadan; "Haydi toparlan, gidiyoruz!" diyordu.

"Ne oldu, nereye gidiyoruz?" diye sormazdım.

Elimdeki işi çabucak bitirdikten sonra çıkardık.

Avcılar Meydanı'na geldikten sonra, marketten bir şeyler almak istediğimde, kararlı bir tavırla, "Yürü haydi, evde rakı, meze her şey var, emekli maaşlarımızı yemekle bitiremiyoruz!" diyerek beni gitmeye zorluyordu.

Uzak, çok uzak bir yolculuğa çıkacağımı, yıllarca dönemeyeceğimi biliyordu. "Cam cama değmesin; can cana değsin" diyerek rakı kadehlerini kaldırırken, "Acaba bir daha görüşebilecek miyiz!" diyerek hüzünleniyorduk ikimiz de. Sonra, "O türküyü biliyon mu, de hele!" diyerek türkü söylememi isterdi. Nazlanmadan söylerken Bahar Anayla birlikte seslerini sesime katardı:

Gönül gitme gurbet ele/ Ya gelinir, ya gelinmez/ Her güzele meyil verme/ Ya alınır, ya alınmaz..

Bir daha görüşemedik… Uzaklardan, aylar sonra aldım şapkalı devrimcinin ölüm haberini..

KEMAL'İN İNTİHARI
12 Eylül'ün üzerinden yıllar geçmişti.

Yeni yeni gazeteler açılıyor; kapanıyor, medyada başlayan çürüme hızla devam ediyordu. Yağcı, yalaka olmayan, tutarlı bir duruşa sahip olan gazeteciler basında yaşama olanağı bulamıyordu.

O koşullarda yurt dışına çıkmaya karar vermiştim. Gurbete kaçacaktım, yok olup tükenmeye...

Yurt dışına çıkarken çocukluğumu, gençlik anılarımı da bırakıp gidiyordum sanki.

Ah kardeşim Namık Kemal, anılarımda bir türlü bırakmıyordu beni; yolda vapurda hep benimle birlikteydi... O bana içini döküyor; ben ona gözlerim dolu dolu çocukluğumu, köyümün dağlarını sularını anlatıyordum. Oralara birlikte gidecek, koyun, kuzu sesleri arasında su başlarında birlikte oturacaktık.

İsveç'e gitme hazırlıklarını sürdürdüğüm günlerdi. Sirkeci- Kadıköy vapurundan indim

İskelede birden Namık Kemal'in ağabeyi Oktay ile karşılaştım.

Vapurun hareket etmesine az zaman kalmasına karşın, elimi tuttu, bırakmadı;

"Haberin var mı" dedi, "Arkadaşın Namık Kemal Almanya'da intihar etti, geçen hafta cenazesi geldi!"

O anda başım döndü, gözlerim karardı, iskelenin korkuluklarına tutunarak güçlükle ayakta durabildim.

Oktay, yüzüme acı ve serzenişle baktı:

"Namık Kemal'i toprağa verirken, siyasi hareketten ve eski arkadaşlardan hiç kimse yanımızda yoktu. "Onun en sevdiği arkadaşı sendin; sen de vefasız çıktın!" dedi.

Elimi bıraktı, koşarak vapura yetişmeye çalışırken durdu, geriye döndü:

"Kemal'in, Alman eşinden küçük bir kızı var; öyle de tatlı ki!" dedi.

Vapur deniz sularını dalgalandırarak uzaklaştı. Gökyüzünde martı çığlıkları ve kurşun gibi bir hava vardı.

Aradan uzun yıllar geçti. Şimdi oturup Kemal'in kızının kaç yaşında olduğunu hesaplamaya çalışıyorum. Kızı, babasıyla koşuşturduğumuz yaşlarda olmalı şimdi...

YAZARLAR