Kuram hokkabazlığı

Bilimin, felsefenin, tarihin tamamen günlük politikanın hizmetine sokulduğu, politik hedef uğruna istenildiği gibi (kafaya göre) eğilip büküldüğü bir çağda yaşıyoruz. Politika, kuramı öyle bir yemiş durumda ki, çiğnenmekten hamur haline gelmiş kuram her şekle girebiliyor. 

Mantıksal tutarlılık kaygısı, kanıt ihtiyacı, zaman ve mekân sınırlılığı, deney, gözlem, veri, ölçme, usa vurma vb. gibi bilim yapmanın en temel gereklerinden bağımsızlaşmış, zincirlerinden boşanmış bir sözde kuramlar cenneti içindeyiz. Ben dedim oldu kuramcılığı… 

Örnek mi istiyorsunuz? Geçtiğimiz hafta sonu gerçekleştirilen İslam ve Sol Çalıştayı’ndan bir sunuş başlığı: “Marksizm, Aydınlanma ve İslam’ın sentezi ve mirasçısıdır”. Bu “muhteşem” tezi Demir Küçükaydın ortaya atmış; katılımcı Solcular ve İslamcılar da (çalıştayda Aydınlanmacılar da var mıydı, bilemiyorum) paşa paşa dinlemiş. 

Bu tezde çifte beceriklilik var: Bir kere Aydınlanma ve İslam’ı aynı potada eritip bir sentez çıkarmayı becereceksiniz. Yetmedi; üstüne bir de bu sentezden Marksizm’e zıplayabileceksiniz. Duyanın aklını başından alacak bir kuram hokkabazlığı! Simyacılar, şapkadan tavşan çıkaranlar solda sıfır kalır… 

Genlerle dans eden genetik bilimciler, domuz ile timsahı çiftleştirip insan doğurtmayı becerebilirler mi, bilmiyorum. Ancak günümüz toplumbilimcileri ve siyaset bilimcileri böyle şeyleri becerebiliyorlar. 

Tezde bir büyük beceri daha var: 150 yıldır -kurucuları dahil- hiçbir Marksist kuramcının aklına gelmemiş bir tez bu. İslam ve Aydınlanma bu kadar iyi bilinmesine, bu kadar çalışılmasına, üzerlerinde muazzam bir külliyat bulunmasına karşın kimse böyle bir senteze ulaşamamış. Hadi Marksistler zayıf diyelim, İslamcılar ve Aydınlanmacılar da düşünememiş bu tezi. Bizim çalıştaya nasip olmuş! 

Sunuşun içeriğini tartışmak gibi bir niyetim yok. Çünkü orada “İnsan veya Yurttaş Hakları Beyannameleri ile Kelime-i Şahadet’i” sentezleyen alt tezler var ki, gözlerimin daha fazla kamaşmasını istemiyorum. 

Eskiden bir Erich von Daniken vardı. Uygarlığın uzaylılar tarafından başlatıldığını iddia ederdi. Bir şarlatandı elbette; ama o bile bu iddiası için “kanıtlar” sunma ihtiyacı hissederdi. Mısır piramitlerinin o dönemin teknolojisiyle yapılamayacağı falan gibi… 

Günümüz kuram hokkabazlarının kanıt sunmak gibi bir dertleri de yok; zaten asıl sorun bu. Kanıttan azadeler. Kutu kutu oynayan çocuklar gibi, koskoca süreçleri, fikir akımlarını diledikleri gibi yan yana getirebiliyorlar. Zamandan ve mekândan bağımsız bir biçimde ayaklarını yerden kesip özgürce uçabiliyorlar. Matrix kuramcılığı… Orta Dünya kuramcılığı… 

*** 

Bambaşka bir kesimden örnek verelim. Günlük politik tartışmalar içinde kaynadı gitti ama Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önceki Kocaeli konuşmasında şöyle bir cümle vardı: “Cumhuriyet, Selçuklu ve Osmanlının devamıdır”. Küçükaydın’ınki kadar “çaplı” bir tez değil ama yine de dikkate değer. 

Erdoğan bu işlerden anlamaz. Büyük olasılıkla göze girmeye çalışan cin fikirli bir danışman yumurtlamıştır bu tezi ve Reis’in de hoşuna gitmiştir. Nasıl olsa kimsenin sorduğu yok, Osmanlı Selçuklunun devamı mıdır ki, sen hepsini art arda ekleyip -saltanatı, hilafeti tarihe gömen- Cumhuriyet’e kadar geliyorsun? 

O kadar çok örnek var ki… Palu ailesinin pratiğinden türeyen sosyolojik analizlere değinmeyecek misin diye soranları duyar gibiyim. O konu beni aşıyor… 

*** 

Şaka bir yana, herhangi bir tarihsel olguyu, süreci veya düşünceyi değerlendirirken bazı süzgeçlere sahip olmalı insan. Yeni bir olgu veya fikirle karşılaştığında bu süzgeç mekanizmasını çalıştırıp onu yerli yerine koyabilmeli. Bu, dogmatizm değildir; fikir yürütürken bir omurgaya (yönteme) sahip olmaktır. 

Örneğin, barbar topluluklarda şefin tıpkı diğer savaşçılar gibi (hatta en önde) çatışmaya katılmasına veya topluluk üyelerinin şefi rahatlıkla eleştirebilmesine, fikir söyleyebilmesine bakıp, “ne kadar demokratik bir toplum” diyemezsiniz; bilimsellikten uzak bir yaklaşım olur bu. Çünkü “demokrasi”, barbar topluluklara, o topluluklardaki şef-topluluk üyesi ilişkilerine ait bir kavram değildir; sınıflı, devletli toplumlara ait bir kavramdır. Uygarlık öncesi topluluklarda böyle bir tartışma yoktur. 

Yine örneğin, Modernite öncesi toplumlarda yaşamış bazı düşünürlerin dine, peygamberlik kurumuna yönelik eleştirilerine bakıp “ne kadar laik, aydınlanmacı” diyemezsiniz. Çünkü “laiklik”, “aydınlanmacılık” gibi kavramlar Modernite ile doğmuşlardır. Modernite öncesi düşünürlerin böyle bir tartışmaları yoktur. 

Tersi de doğrudur. Barbar toplulukların yaptıkları yağmalara, savaşıp yendiklerini tümden yok etmelerine bakıp “ne kadar gaddar, soykırımcı” diyemezsiniz. Ortaçağ düşünürlerini laik ve aydınlanmacı olmamakla, Spartaküs’ü veya Şeyh Bedreddin’i sosyalist olmamakla eleştiremezsiniz. Bunlar bilimsel yaklaşımlar olmaz. 

Her tarihsel olgu veya süreç, her düşünsel akım, ortaya çıktığı toplumsal koşulların sınırlılıkları dikkate alınarak değerlendirilir. Toplumlar tarihine, düşünce tarihine bakarken tarihsel materyalist yöntemi kullanmazsak, her olgu, her fikir birbirine girer, kerteriz noktalarımız, kıstaslarımız yok olur. 

Son bir örnek: Doğadaki olgulara ve süreçlere bakarken de benzer hatalar yapılabiliyor. Kedi-köpek gibi hayvanların bazı davranışlarını insanlarınkiyle karşılaştırıp, onların insanlardan çok daha “merhametli”, “hoşgörülü”, “vefalı”, “dost canlısı” vb. olduklarına dair sosyal medya paylaşımlarını görüyoruz. Bunlar hoş ama bilimsel anlamda boş paylaşımlar. İnsan davranışlarına ilişkin kavramları hayvan davranışlarına uygulayamazsınız. Tersi de yanlış olur: Kendi yavrularını öldüren, hatta yiyen bir aslanı, “vay hain, gaddar, yamyam” diye değerlendirmenin de bilimsel yaklaşım ile bir ilgisi yoktur. 

Yine de iyimserim. Bu metodoloji yoksunluğunun, zaman ve mekân bağımsızlığının sonuna geliyoruz diye düşünüyorum. Çünkü cılkı çıktı. 

YAZARLAR