• Bir türlü vazgeçilemeyen neo-liberal paradigma ciddi ve köktenci önlemler alınmasını mümkün kılmıyor.

    Bu nedenle, küresel ya da ulusal krizler art arda sürüp gidiyor. Gittikçe de finansal niteliğini de muhafaza ederek reel (sınai ve tarımsal üretim) kesimlere yayılarak, derinleşiyor…

    Yakın geçmişte onbinlerce Amerikalı, Houston’da toplu kriz duasına çıktı. Wall Strett’teki “Biz %99’uz” protestoları çaresizce duruldu. Avrupa’da protestolar, “Los Indignados-Öfkeliler”, “Sarı Yelekliler” eylemleri yaşandı.  Zaten A.B. de zor bir dönem yaşıyor. Fransa, İspanya, Portekiz, İrlanda, İtalya’da işler iyi gitmiyor.

    Yunanistan ekonomik iflasını yaşarken, AB ve ağır faturayı halkına ödeterek etkili bir liderlikle köşeden dönmekte…

    Tüm bunlara Ortadoğu savaşları, sığınmacılar sorunu, Trump’ın akıl almaz operasyonları tuz biber ekip, işi içinden çıkılmaz duruma getiriyor.

    Krizin, yarattığı ve de yaratacağı ekonomik/ mali ve şiddetli sosyal çalkantılarla 2025’lere değin uzayabileceği söyleniyor.

    Kriz, zaten işsizlik, yoksulluk ve kayıt dışılığa alışık olan gelişmekte( Yıllardır yükselmekte, gelişmekteler…) olan ülke halklarını, onların refah düzeyinden çok uzakta oldukları için gelişmiş ülke halkları kadar derinden etkileyip, sarsmıyor. Ancak,bir yandan aile ve akrabalık sosyoloji ve ekonomileri çerçevesinde yaralar sarılmaya çalışılırken, öte yandan sosyal, fiziki stoklar hızla tüketilmekte…

    Uluslar ötesi finans piyasalarında ise uluslar arası mali kuruluşların zafiyetinin artması, yatırımcıların ve “hedge” fonların risk algılamalarında meydana gelen hızlı değişimler, zaman zaman küresel çıkarlara uygun düşmeyen siyasi tavırları  gelişmekte olan ülkelerin, hayati önemdeki dış finansman ihtiyaçlarının karşılanmasını hem güçleştirmekte, hem de ekonomik, sosyal  ve politik alanlardaki maliyetini yükseltmekte…

    Bu ülkelerin köktenci ve bütüncül  önlemler almazlarsa,  geçmişte yaşananlara göre daha acı günler yaşamaları, yoksullaşmaları kaçınılmazlaşmakta…

    İşte, bu nedenle, Türkiye de,  sonu getirilemeyen “21. Yüzyıl Krizine” karşı geliştirebileceği bir özgün modeli, süratle, açıkça ve içtenlikle tartışmaya başlamak zorunda.

    MODELİN VARSAYIMLARI:

    Böyle bir modelin şu varsayımlar çerçevesinde tartışılabileceği düşünülebilir:

    • Kriz, sistemin (bağımlı kılanların), bağımlılık ilişkilerini yeniden üretme gücünü zayıflatacak, yaşamakta olduğumuz süreçte izlendiği gibi bağımlı ülkelerin, sistem tarafından denetimi güçleşebilecektir.
    • Kriz, siyasi gelişmelerin ekonomik duruma eklemlenmesinden doğan içsel ve dışsal nedenlerle, Türkiye’yi, paradigma değiştirmek  zorunda bırakabilecektir.
    • Kitleler, planlı, sonu ve toplumsal getirileri açıkça belirlenmiş yükü adil ve eşitlikçi biçimde paylaştıran  bir toplumsal özveri dönemine gönüllü rıza gösterecek ya da göstermeye ikna edilebileceklerdir.
    • Bütün bunlara ve artan zafiyetine rağmen, küresel merkez, Türkiye gibi önemli bir ülkenin, yörünge dışına çıkmaması için elinden geleni ardına yapacaktır…
    • AB ile “tam üyelik” bağlamında ilişki kurulamamış, ilişkiler iyice soğumuştur.MODELİN OLASI ÇERÇEVESİ:
    • 1940’lı yıllardan bu yana süratle bağımlılığa sürüklenen Türkiye, yakın geçmişin uluslar arası deneyimlerinden de yararlanarak pekala özgün bir model geliştirebilir.
    • Böyle bir model, Türkiye’nin, kayıtsız, şartsız bir bağımlılığa doğru sürüklendiği yörüngeden çıkartılmasına, reel politik bir yaklaşımla imkân vermelidir.
    • Model, sistemle (A.B.D.+A.B.) kararlı ilişkiler kurulabilmesi, siyasi  irade yanında, küresel pazarda rekabet gücünü arttıran, ölçek ekonomileri ve innovasyon-teknolojik gelişme çarpanını göz önünde tutan üretim ve sanayileşme stratejileri ile uygun ülkelerle birlikteliğin sağlayacağı optimal pazar büyüklüğüne dayanmalıdır.
    • Sistemle, görece daha kişilikli ilişkiler kurabilen ülkelerden Çin ve Hindistan ekonomisi büyük ülkelerdir. Rusya hem ekonomisi büyük, hem de zengin enerji kaynaklarına sahip bir ülkedir. İran ise hem zengin enerji kaynaklarına sahip, hem de çok farklı yaşam, kültür biçimi ve tüketim paketleri olan bir ülkedir. Dolayısı ile, bu ülkelerin tercih ve deneyimlerinden Türkiye için veri ve dersler çıkarmak, pek doğru ve yararlı olmayacaktır.
    • 1970’lerden bu yana özelikle 2000’lerden itibaren millenium krizlerine  daima “fenersiz” yakalanan Türkiye’nin, kendine özgü modelini oluşturması tercihten öte bir zorunluluktur.
    • A.B. ile ilişkiler kısa vadede içinden çıkılmaz hale getirildiğine göre, sistemin olası manipülasyonlarına karşı direnç gösterebilmek için içlerinde zengin enerji kaynaklarına sahip ülkeler de dahil, bölge ülkeleri (Avrasya, Karadeniz, Ortadoğu ülkeleri) ile ekonomik ilişkiler derinleştirilip, üretim ve altyapılar alanında işbirliği, pazar birlikteliği, yeterli/optimal ölçek büyüklüğü sağlanabilir. Bu yöndeki gelişmeler, hem dış ticarette AB.nin ağırlığını hafifletebilecek, hem de burnunun dibindeki ülkeyle ilişkilerini yeniden değerlendirmesine yol açabilecektir.
    • Kriz süreci derinleştikçe, yabancı sermaye girişi ve reel yatırımlar, daha çok, likit döviz zengini petrol üreticisi ülkeler ile  döviz rezervlerine sahip başta  Çin olmak üzere dış ticaret fazlasına sahip ülkelerden  gelebilecektir. Dolayısı ile model, bu ülkelerle de ilişkilerin geliştirilmesini  içermelidir.
    • En önemlisi, tüm bunlar ve iyi çizilmiş bir rota için, Devlet Planlama Teşkilatı (D.P.T. ) yeniden yapılandırılmalıdır.  Ülkenin coğrafi, fiziki ve beşeri anlamda kaynak ve imkan envanterine sahip, bölgesel ve ulusal düzeyde sürdürülebilir bir kalkınma sürecini eşgüdümleyerek, küresel gerçekleri de göz ardı etmeden en azından optimal ölçek ekonomileri çercevesinde, selektif-özenle seçilmiş sektörlerde uluslararası düzeyde rekabet yapabilecek innovasyon-teknolojik gelişmeyi içeren marka ürünler üretilebilmesini planlayabilen özel kesim için özendirici ve yol gösterici, kamu kesimi için emredici ciddi, savurganlığa ve lüks yatırımlara izin vermeyen bir planlama örgütüne şiddetle ihtiyacı vardır.
    • SONUÇ:
    • 2018 yılında üçer aylık dönemlerde sırası ile büyüme oranları
    •        1.Çeyrek    %7.42.Çeyrek    %5.2

      3.Çeyrek    %1.6

      4.Çeyrek (-)%3

      oranlarında gerçekleşerek hızlı bir düşüş trendi-eğilimi izlerken, resmi enflasyon %20’lerin üstünde, yine resmi işsizlik oranı %13’lerde iken, tarımı ve sinai üretimi çok büyük ölçüde ithalata  bağımlı kılınmış bir ülkede, bu durumu geçiçi bir durgunluk(resesyon) yorumlamak ciddiyetten çoook uzağa düşmek olur…

      Tüm ciddi iktisatçıların fikir birliğinde oldukları üzere yüksek enflasyon sürecinde  ekonomide daralmanın iktisat literatüründe -yazınında tek adı var: STAGFLASYON!!!

      Rahmetli Aşık Mahzuni’nin “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana…” dizelerinin halk arasında yaygınlaştığı, 31 Mart sonrası gidişatın iyice ağırlaşacağı öngörüsü ağırlık kazanmışken cerahat toplamış çıbanı, cerahatini temizlemeden sadece pansumanla iyileştirmek intibaını vermeye çalışmak nafile değil mi?

      Uzun zamandır ülkemizin bu özgün sorunsalını ve çözüm yollarını ciddi biçimde tartışmayıp, tarafı olmamamız gereken savaşların çığırtkanlarınca önümüze konulanlarla boğuşup durmak yerine,  bunları tartışmamak neden? Anlaşılır gibi değil…