• BIST 115.978
  • Altın 164,065
  • Dolar 3,8194
  • Euro 4,6678
  • İstanbul 13 °C
  • Ankara 5 °C
  • İzmir 14 °C
  • Adana 11 °C
  • Antalya 15 °C

Erdoğan Afrika'da: Kara kıta çaresizliği

Erdoğan Afrika'da: Kara kıta çaresizliği
FETÖ okulları ve FETÖ-AKP mensubu işadamları için bakan referanslı mektuplar garantörlüklerle kurulan Afrika ilişkileri, ortaklığın bozulması ardından bir de Kıta’da Cemaat izlerini silmek için yapılan diplomasi girişimlerine sahne oldu.

Çağlar Tekin

Tayyip Erdoğan yönetiminin Afrika kıtasına yönelik özel ilgisi, “Afrika neden bu kadar sık ziyaret ediliyor?” sorularına neden olurken, bir yandan da “Kara Kıta’nın umudu Yeni Osmanlı” nidalarına sebep oluyor. 

Son dönemki ilginin ardında ise bir takım farklı eğilimlerin ortaya çıktığına yönelik bir dizi işaret birikmiş durumda. 

Üstelik bu işaretlerin Ortadoğu’dan ve ABD’den sert tepki bulması… 

Bölge böyle, dünya da, atılan her adımın birçok yerden sesi geliyor.

AFRİKA MACERASI NASIL BAŞLADI? 
Türkiye’nin 1998’de DSP’li Dışişleri Bakanı İsmail Cem döneminde başlayan Afrika macerası, zaman zaman yoğunluğunu yitirse de artarak devam etti.

AKP iktidarlarının başlangıçta FETÖ üzerinden yürüttüğü Afrika ilişkileri iktidar ortaklıklarının dağılması ardından ayrı bir safhaya geçti. 

AKP’NİN AFRİKA REFERANSI O ÇETE! 
FETÖ okulları ve FETÖ-AKP mensubu işadamları için bakan referanslı mektuplar garantörlüklerle kurulan Afrika ilişkileri, ortaklığın bozulması ardından bir de Kıta’da Cemaat izlerini silmek için yapılan diplomasi girişimlerine sahne oldu. 

Afrika ile Türkiye’nin geçmiş ilişkileri Libya ve Mısır ağırlıklıyken, Mısır’da İhvan’ın devrilmesi ardından AKP’nin Afrika ilişkileri bu ülke bazında sıkıntıya girerken, Libya’nın Batı tarafından paramparça edilmesi de bir dönemin güçlü ilişkilerini, en azından legal ticaret anlamında, sona erdirdi. 

Türkiye’nin Afrika’daki imajı Erdoğan’ın Libya başlığında 24 saat içerisinde “NATO’nun ne işi var Libya’da”dan, “Biz de Libya seferine ortak oluyoruz” diyerek Libya işgaline destek vermesi sürecinde çok da yıpranmadı. Nihayetinde bağımsızlık savaşları ve sömürgeci beyaz adama karşı atılan her adımda yanlarında gördükleri Libya lideri Kaddafi’yi Batı için satan Afrika liderleri, Erdoğan’ın bu tavrını yadırgayabilecek durumda değillerdi. 

Ankara’nın Afrika Birliği’ne 2005 yılında “Gözlemci Ülke” olarak katılması ardından Türkiye’nin Afrika’ya ilgisi ekonomiden kültürel alana, siyasete her anlamda arttı. Buna 2008 yılında ‘Stratejik Ortak’ ilan edilmesi de eklendi. 

Türkiye'nin Afrika'ya gerçekleştirdiği ihracat AKP'nin göreve geldiği 2002'deki 1.7 milyar dolardan 2013'te 14.1 milyar dolara kadar yükseldi. Yükselişte özellikle Türkiye'nin ana ihracat pazarı olan Avrupa'da küresel krizin etkisiyle pazarların daralması ve Türk firmalarının daralan Avrupa pazarını ikame etmek için Afrika gibi alternatif pazarlara yönelmesi etkili oldu. 

ERDOĞAN AFRİKA’DA DA GERİLİYOR
Ancak bu tarihten sonra Afrika’ya Erdoğan’ın gezileri sıklaşsa da ihracat rakamlarında bir gerileme yaşandı. 2016’da ihracat rakamı Erdoğan’ın onlarca ülkeye ziyaretine rağmen 11.4 milyar dolara kadar geriledi. 

Bu rakamların düşmesinde Erdoğan’ın Libya’da 24 saatte savrulan politikası olmasa da onlarca referans mektubu ve akçeli ilişkilerle temsilcisi ilan ettiği Cemaat’le iktidar kavgasının etkisi oldu muhtemelen. Cemaat, Sovyetler Birliği’nin dağılması ardından ABD ve Turgut Özal yönetiminin desteği ile girdiği Orta Asya’ya benzer biçimde bu sefer de AKP eliyle Afrika’ya yerleştirilmişti. Buradaki FETÖ okulları AKP desteği ile birer Türkiye konsolosluğu seviyesinde ilişki yürütür hale getirilmişti. AKP, FETÖ’yü özellikle Afrika’da o kadar büyük bir şekilde destekledi ki, ülkelerin çoğunda Türkiye adına temsilcilik görevleri Cemaat okulları ve şirketlerine devredildi. O dönem konuştuğum kimi yatırımcılar Cemaat’in bölgeye girişlerine izin vermeyecek kadar etkili hale getirildiğini ve hükümetin bu politikası yüzünden Afrika’da iş yapmak için çok sayıda sermayedarın FETÖ’ye yakınlaşmayı seçmek zorunda kaldığını ifade etmişlerdi. 

FETÖ ÜS KURDU, SİLAH ŞİRKETİ ALDI
15 Temmuz Fethullahçı darbe girişiminin ardından Ankara’nın talebiyle Somali gibi birkaç ülke FETÖ bağlantılı şirketler kapatıldı. Ancak çoğu Afrika ülkesi Ankara’nın bu talebine itiraz etti. Kenya, Nijerya gibi ülkeler bu talebi reddederken bir yandan da iç işlerine karışılmasına yönelik bir girişim olarak algıladıklarını ifade ettiler. Hatta, Güney Afrika’da FETÖ yeni bir üs kurdu ve bir de silah şirketi satın aldı. 

Tükiye’nin Afrika’ya girişi ise bir yandan oldukça normal. Çin ve Rusya gibi küresel ağırlı olan devlerin yanı sıra Brezilya, İran gibi ülkelerin Kıta’da güç kazanma girişimleri de sürüyor. Batı’nın sömürgeci ilişkileri ise zaten bilinen bir durum. Özellikle son yıllarda Fransa’nın yeni bir Afrika hamlesi yaptığı da aşikar. Afrika ülkelerinin yeni altyapı yatırımları inşaat alanında özerkleşmiş Türkiye için önemli bir fırsat gibi duruyor. Ancak toplam ihracatı 500 milyar dolar civarında olan Kıta’dan Türkiye düşecek payın çok büyümeyeceği de aşikar. Üstelik bir yandan da Cemaat’in çabalarını da hesaba katmalı bu süreçte Ankara’nın yol almasının önündeki büyük engellerden birisi olarak. 

Peki, Erdoğan’ın Afrika “sefer”lerinin Batı ile kötüleşen ilişkilere yönelik bir alternatif politika olarak yorumlayarak işin içinden çıkma kolaycılığını yapmayacaksak, bu ilgiyi nereye bağlamalı?

Elbette yukarıda kimi detaylar verdiğim ticari ilişkiler ve FETÖ’nün bölgedeki ağırlığı ile mücadele bunlara dahil, ancak açıklamaya muktedir değiller tek başlarına. 

Afrika gezileri boyunca geliştirilen fetih dilinin Kıta’da pozitif bir anlam taşımayacağı, hatta sömürgecilikten kaynaklı büyük acılar çekmiş insanlar için itici ve düşmanlık hissi yaratacağının bilinmesine rağmen neden bunda ısrar ediliyor? 

Bu söylem elbette dış dünyadan önemli ölçüde soyutlanmış olan AKP’nin tabanında bir algı yaratma işlevi de üstleniyor. Ancak, özellikle Erdoğan’ın son gezisi esnasında Katar Emiri Temim’in de bölgeye geçmesi ayrı bir önem taşıyor. Katar ve Türkiye’nin Sudan’la ortak toplantı düzenlemesi, Ankara’nın Sudan’dan daha önce Katar’ın da talep ettiği ancak reddedilen Savakin Adası’nı istemesi, Rusya’nın Sudan’a üs kurma hazırlığı yapıyor olması, Mısır ve Suudi Arabistan’ın bu talebe “milli güvenlik” gerekçesiyle karşı çıkması, Ankara’nın aynı gün Katar’a ek asker ve malzeme sevk etmesi gibi bir dizi gelişmeyi beraberinde getirdi. Ayrıca, Türkiye’nin desteklediği ÖSO, El Kaide tarafından kurulan Ahrar, Filistinli bir çocuğun kafasını keserek infaz etmesi ile tanınan Nureddin Zengi Tugayı gibi bir dizi cihatçı grubun Ankara’nın da garantör olduğu Soçi’yi tanımama kararı almaları da önem taşıyor.

Bu adımların bir dizi etkisi olacak belli ki. 

Bir yanda ABD’nin bölgede geliştirdiği Suudi Arabistan, Mısır, BAE ortaklığı ve bu ortaklıkla yeniden şekillendirmeye çalıştığı bölge, diğer yanda ABD planını bozarak yeniden dünya siyasetine dönen Rusya ekseninde İran ve Suriye üzerinden şekillenen hat. Türkiye her ne kadar gönlü ABD çizgisinde olsa da Rus hamleleri ile ikinci çizgiye yakın bir konum almış durumda. Ankara bir şekilde Suriye ile barışma yolunu seçerse bu denklemde yeri biraz daha pekişmiş olacak. AKP yönetimindeki Ankara’nın bu hatta durması oldukça güç. Ancak durabilirse bölge siyasetine yeniden dönüş şansı olacak. Bunun anlamı Türkiye’nin bölgede bir ağırlığının kalmamış olması değil, oyunun dışına itilmiş ve potansiyeli ile örtüşmeyecek denli zayıf hale gelmiş olması. Yukarıda bahsettiğim cihatçıların kararı ise Ankara’yı Rusya ekseninde de zora sokacak cinsten. Şüphesiz ki cihatçıların bu kararının ardında esas sahipleri ABD-Suudi ekseni duruyor, üstelik Ankara’yı sokmak ve Suriye savaşını kısa bir süre daha uzatmak dışında bir karşılığı da bulunmuyor. Ancak bu durum zaten zayıf olan Erdoğan’ı Putin karşısında çok daha çaresiz bırakacak.  Yani AKP Ankara’sı dışarında kimsenin güvenmediği, güvenmesi için bir sebebin de bulunmadığı bir durumdayken dışarıda riskli ve daha da kötüsü altı boş hamleler yapıyor. 

Türkiye birbiri ardına yaşanan bu gelişmelere ise içerde tamamen kutuplaşmış, birbirini duyamaz kitlelerle ve tükenmek üzere olan ekonomisiyle giriyor. Bu durumdan sıyrılma şansı pek olmayan, durursa düşeceğini bilen Erdoğan yönetiminin içeride iç savaş riski barındıran kararlar alması dahi önümüzdeki sürecin ne kadar zorlu olduğunu yeniden ortaya koyuyor. 

 

 

 

 

 

      UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
      Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
      Diğer Haberler
      Tüm Hakları Saklıdır © 2016 ABC Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
      Tel : +90 212 963 1051 (pbx)