Çok Okunanlar

'Hanımefendi danışmanı'ndan Atatürk düşmanına: 'Yanındayız kardeşim'

Suudi Arabistan'dan Türkiye'ye boykot çağrısı

Diyanet'in skandalları bitmiyor! Atatürk'e ağır gönderme

'İstanbul'un AKP adayı artık belli'

Mansur Yavaş, adaylığına ilişkin 'doğru haberi' paylaştı

Erdoğan Türkiye'ye stratejik önemini kaybettirmişken Astana ve sonrası

Çağlar TEKİN

Suriye’de kısa süre içerisinde bir dizi gelişme yaşandı. Türkiye’de ise bunlardan sadece Astana gündeme geldi. Astana’nın gündeme gelişi ise genel olarak yandaş medyada “Türkiye’nin ağırlık koyması' başlığı etrafında şekillendi.

Aslında yandaşların bu yaklaşımı görüşmelerden çıkan sonuca ve yapılan açıklamalara ilk bakışta pek de haksız değil.

Şimdi bir dizi başka gelişmeye ile birlikte Astana’ya yeniden bakalım ve ilk anda edinilen izlenim ile gerçeklik arasındaki açıyı da ortaya koyalım.

Astana’ya ilk bakışta önümüze sahada neredeyse hiçbir ağırlığı olmayan, Rusya ve İran’ın terör tanımına da uyan, ancak Türkiye’nin açık desteğine sahip bir grup cihatçı çetenin hem Moskova ve Tahran hem de Şam yönetimleri tarafından “muhalif' olarak muhatap kabul edilmiş olduklarını görüyoruz. Şüphesiz ki bu Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan-AKP yönetimi için önemli bir başarı olarak gözüküyor. Hele ki kısa süre önce Suriye’ye adımını atamayan, ülkenin geleceğine yönelik görüşmelere ya çağırılmayan, ya da söz hakkı verilmeden şeklen davet edilen bir iktidar adına…

Ayrıca Türkiye’nin “ağırlığı' daha toplantının başında, bileşenlerin belirlenme noktasında da bu kadar hissedilmişken. Bunlardan bir tanesi yukarıda söylediğim gibi herhangi bir ağırlığı bulunmayan bir dizi cihatçı çetenin muhatap kabul edilmesi, diğeri ise PYD-YPG’nin Astana’ya davet edilmemiş olması. Şüphesiz ki Kürt hareketinin Astana’ya çağırılmamasının tek sorumlusu Erdoğa-AKP yönetimi.

Bir diğer başlık ise toplantı sonuna doğru Suriye heyetinin başındaki ismin, Beşar Caferi’nin açıklamasında yer alan toplantı sonucunda ortaya koyulan bildiride ülke geleceğine yönelik laiklik vurgusunun engellenerek, “çoklu etnisite, din ve mezhepsel yapı'nın Türkiye’nin ısrarı ile koyulmuş olması.

Bir örnek daha ekleyelim ve Türk polisinin eğittiği ve “Cerablus’ta görev yapacağı' iddia edilen, Erdoğan’a şükran borçlu cihatçı “yerel polis'lerin varlığı.  

Şimdi biraz da bu başlıklarda Ankara’nın neden bu kadar “ağırlık koyabildiği'ne ve bunun sonrasına bakalım.

 RUSYA’NIN SESSİZLİK SEBEBİ

Türkiye’nin desteklediği, ancak Rusya’nın terör örgütleri listesine girdiği halde muhatap Kabul edilen cihatçı çeteler… O kadar ki, cihatçı heyetinin başında yer alan İslam Ordusu isimli örgütün lideri Muhammed Alluş’un babası, yani aynı örgütün bir önceki lideri Zehran Alluş bizzat Rusya tarafından yanında yer alan 11 “komutan'ıyla beraber Şam kırsalında öldürülmüştü. Üstelik bu örgüt bizzat Suudi Arabistan tarafından kurulan ve finance edilen bir örgüt.

Rusya’nın buna ses çıkarmamasının ise olası sahnede iki sebebi gözüküyor. Bunlardan ilki, bu toplantı ile birlikte Ankara yönetimi Erdoğan’ın muhtarlar toplantısında “Nusra Cephesi’nin Halep’ten çıkması için gerekli talimatları verdim' sözü ardından Suriye’deki terör örgütlerinin hamiliğini yaptığına yönelik ikinci büyük delil haline gelmesi. Bu, bir süre sonra Erdoğan’ın elini bağlayan yeni bir koz olarak kullanılacak mutlaka. Ancak, yine de diğer kozların yanında çok da ağırlığı olan bir materyal değil. İkinci ve ana sebebe gelir isek eğer, bu Suriye sahası için çok daha kritik ve Ankara’nın Rusya-İran-Suriye gözünde “samimiyet sınavının yeni bir dersi' niteliğinde.

Suriye’nin Türkiye’ye güvenmediği, ancak Rusya tarafından ikna edildiği ise aşikar. Buna dair işaretlerden birisi Caferi’nin Astana esnasında yaptığı açıklamalar. Caferi’nin “Katillerle aynı masada oturmak acı verdi' ve “laiklik vurgusunu Türkiye engelledi' cümleleri bunun işaretlerinde. Bu işaretin bir diğer anlamı da Türkiye’nin Suriye iç işlerine karışacak bir zemin yaratma arayışı içinde olduğuna dair ortaya çıkan tablo. Bunun gerekçelerine dair biraz sonra kimi ekler yapacağım.

Ancak Rusya, Suriye’yi ikna etmek için güç kullanmaktan da çok çekinmedi. Bunlardan birisi Astana esnasında Moskova’nın yaptığı, “Suriye ordusunu ateşkese uymaya davet ediyoruz' açıklamasıydı. Moskova, Suriye’yi zora düşüren bu açıklamanın doğru bir yanı olmadığını elbette biliyordu. Bir diğeri de Deyr Ez Zor’da kuşatma altındaki Suriye birliklerine şimdiye dek gerçekleştirdiği en güçlü saldırıyı yürüten IŞİD’e karşı Rusya’nın bir hafta boyunca destek vermemesi idi. Rusya bunu Suriye’ye dönem dönem uygulamaktan hiç çekinmedi. 400’e yakın cephede yıllardır savaşan Suriye ordusu ise bu destek olmadan zorlanıyor.

Astana görüşmeleri sürerken Suriye’de bundan sonra yaşanacak çatışmaların ana merkezi olacak İdlip’te de bir dizi  gelişme yaşandı.

İDLİP, DEĞİŞEN DENGELER

İdlip’in işgalinden bu yana zaman zaman yaşanan, Fırat Kalkanı’nın başlaması ile ateşi bir derece harlanan Nusra ile Türkiye destekli cihatçılar arasındaki gerilim yeni bir aşamaya ulaşarak karşılıklı “seferberlik' ilanlarına ulaştı. Nusra Cephesi, Türkiye destekli çeteleri Fırat Kalkanı’nı desteklemeleri ile birlikte teker teker etkisiz hale getirmeye başlamıştı. Astana süreci ile birlikte ise topyekün bir çatışma haline geçtiler. Halep batı kırsalından İdlip’in tamamına dek bütünlüklü bir çatışma başladı. Nusra, Rusya ile görüşmenin bedelinin kendisine yönelik bir tasfiye süreci olduğunu ön görmekte zorlanmadı. Nusra’nın bir diğer

suçlaması da bu örgütlerin ABD’ye koordinat sattığına dairdi, ki son dönemde ABD çok sayıda Nusra liderini nokta atışları ile öldürdü.

Nusra’nın tasfiyesi ise bu çeteler için oldukça güç bir hedef. Zira bölgedeki askeri gücün üçte ikisinden fazlası Nusra’ya ait. Ancak, bir süredir dillendirilen Rusya ve Türkiye’nin İdlip’te Nusra’ya yönelik ortak hava harekatı düzenleyeceğine dair söylentiler bu işi kısmen imkan dahiline alabilir. Ayrıca, bu çatışma Nusra’yı tasfiye etmese de Suriye ordusunun karşısına çıkacak güç önemli ölçüde hırpalanmış olur.  Bu durum söz konusu çetelerin Nusra’yı tasfiye etmesi durumunda da geçerliliğini korur. Ayrıca, ki bu da oldukça kritik bir başlık, bu çatışma, Türkiye’den Nusra’ya silah geçişini oldukça sınırlı hale getirir. Bu anlamda Suriye bu tablonun her durumda kazananı halini alır. Suriye ve müttefiklerinin Türkiye’nin Astana’da böyle bir “ağırlık sahibi' olmasına ses çıkarmamalarının sebebini ise tam da burada bulmuş oluruz.

Türkiye ise bu sürece Nusra ile savaştan arta kalan cihatçıları kuzey Halep’e yerleştirerek bir Kürt koridoru oluşmasını engellemek ve Suriye’nin iç işlerine müdahale olanağını baki kılma adına destek veriyor.

Ayrıca, Suriye bildirgesinde laiklik yerine “çok dinli, etnisiteli ve mezhepli kimliğin korunması' vurgusunu da bu müdahalenin bir diger ayağını örmek adına ekledi. 

YİTİRİLEN STRATEJİK ÖNEM

Ancak, tüm bunlar olurken bir dizi yeni gelişme de yaşanıyor.

PYD yetkililerinden yapılan açıklamaya gore ABD, Haseke’ye 30 kilometre mesafeye Suriye’de yer alan en büyük askeri havaalanını kurma kararı aldı ve bunun için çalışmalara başladı.

Bunun Türkiye için tek anlamı Kürtlere yönelik büyük bir destek olması değil. Ankara için bu sebep dahi yeterince can sıkıcı olsa da, esas sorun çok daha büyük. Türkiye’nin Adnan Menderes döneminde binlerce gencini tanesi 53 sentten ABD’ye satarak girdiği emperyal çizgi karakolluğu görevindeki temel misyonu Rusya’nın güneye inişini engellemekti. Yani Ankara’nın dilinden düşmeyen “stratejik önem'in en kritik başlığı tam olarak buydu. Ancak, yine Ankara’nın başlamasında ana rolü oynadığı Suriye savaşı Rusya’nın tarihinde ilk defa Akdeniz’e bu denli inişine ve hatta tarih sahnesine yeniden dönüşüne olanak sağladı. Yani “Rus ayısı' Batı’nın karakolunu yıkarak aşağıya indi. Haseke’ye kurulan ABD üssü de bir yandan Ankara’ya “İncirlik de dahil, artık kritik konumunu yitirdin' mesajı taşıyor. Bunun Ankara için yansımaları bu yazının konusu değil, ancak oldukça önemli etkileri olacağının altını çizmek gerek.

ABD’nin attığı bir diğer adım ise, Mısır kaynaklarından Lübnan medyasına aktarıldı. Görev başı yapan Trump’ın telefonla görüştüğü Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah Sisi’ye Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esad için “Terörle mücadele eden cesur bir lider' dediği ifade edildi. Trump ayrıca Sisi’ye Obama’nın kaldırdığı askeri desteğin yeniden açılacağını ve Erdoğan’ın da Türkiye kolu olduğu İhvan’ın Mısır ayağının terör örgütü ilan edileceğini taahhüt ettiği belirtildi. Sisi ve Esad, Erdoğan’ın Sünni halifesi olma hayallerini yıkan iki önemli sembol isim olmasının da bu tabloyu Ankara yönetimi için daha dramatik kıldığının altını çizmek gerek.

Erdoğan’a bir başka darbe de kadim dostu Suudi Arabistan’dan geldi.

Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçisi Doktor Adil bin Serraç Merdad Türkiye’ye ilişkin BBC Arapça’ya yaptığı açıklamada, “Erdoğan Suriye muhalefetini önce silahlandırarak bizimle hareket etti, ardından da Osmanlı’nın yaptığı gibi Arapları sattı' ifadelerini kullandı. Bu açıklamayı da açmayı bir başka yazıya bırakarak, Ankara’yı yıllardır kollayan Suud Krallığı’nın da artık Erdoğan’ı yalnız bırakma işaretlerini sert bir şekilde verdiğini söylemekle yetiniyorum.

Son olarak da Rusya’nın cihatçılara sunduğu taslakta Kürtlere yönelik otonomi teklifi. Bu başlık da bir yandan Erdoğan’a sunulan “Kuzey Halep’e yerleştireceğin güçlerin de bir serbestesi olacak' mesajı içerirken gerçekliğin böyle olamayacağını da söylemek gerek. Nusra’nın da harcandığı bir Suriye sahasında Suriye halkı ve devletinin bu tabloyu yırtacağını ön görmek pek de güç değil.

AKP kadroları bu tabloyu böyle okuyabilir mi? Sanmıyorum. Ancak okusalar da ellerinden pek bir şey gelmeyecek. Kısa süre içerisinde TSK, Suriye ordusu ile birlikte Suriye sahasında cihatçılara karşı operasyonlar düzenlemeye başlayacak. Bab’da TSK’nın içine girdiği açmaz da bu ortaklıkla aşılacak gibi duruyor zira...

Suriye savaşı çetin, kanlı ve acılı geçen yılların ardından yavaş yavaş nihayete yaklaşıyor. Ortadoğu’nun bu kadim halkı üzerine biçilen deli gömleğine sığmayacağını açıkça ortaya koydu.

Şimdi Türkiye halkının üzerine bir deli gömleği biçiliyor. Peki bu gömleğe “HAYIR'lı bir cevap verebilecek miyiz? Yoksa Suriye halkının ödediği bedelin misliyle fazlasını ödemek için evlerimizde mi bekleyeceğiz, seçim artık zorunlu ve kolektif bir cevap dışında çaresi yok. HAYIR’lı haftalar... 

İlgili Haberler

ABC Kritik

'Yaptırım' mı?,  'Kitle İmha S­ilahı' mı? 

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Bir PKK-FETÖ-AKP işbirliği: Andımızın kaldırılması

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Bilim, Bilim, Yine Bilim ve Aydınlanma!

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Çatladıkapı ülkesinin çadır mahkemeleri

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

ABC Kritik | Berk Yüksel | Echo ve Narcissus

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Sol Muhalefetin Acıziyeti

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Krizle geldiler ama krizle gitmeyecekler

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Coşkun Özdemir | Televizyondaki açık oturum konuşmaları

ABC Kritik

ABC Kritik | Nejla Kurul | Karma eğitimi savunmak gerek

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof Dr. Coşkun Özdemir | Türkiye ne halde?

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Müstemleke geldiniz müstemleke gidiyorsunuz: McKinsey'in Türkiye serüveni