Kadir Cangızbay | 21. Yüzyıl faşistlerinin cadısı: Terörist

Kadir Cangızbay | 21. Yüzyıl faşistlerinin cadısı: Terörist

Kadir Cangızbay yazdı…

“Cadı avıysa, cadı avı”: Gerçekten de cadı avı; zira düpedüz tedhiş. Bu lafı kimin ettiğini söylemek veya yazmak bile insanı terörist, terör destekçisi veya birisine hakaret etti diye hapse göndermelerine yetiyor; üstelik de neyle suçlandığı kendisine aylarca, hatta yıllarca söylenmeksizin.

Tam tamına bir tedhiş rejimi. Hiç kimse nerede ne yaptı, ne söyledi, ondan dolayı teröristlikle suçlanacağını bilemez. Tam bir engizisyon rejimi: Ön kabulü, varsayımı; hani şu “şeytanın en büyük şeytanlığı, kendisini melekmiş gibi gösterebiliyor olması”.

Ne yaparsan yap, istersen melekmiş gibi davran, melekmiş gibi davransan da, melek gibi davranman bile şeytan olduğunun göstergesi, hatta delili addedilebilir. İşte tam bu noktada davranışın eylem ile suçun ve de ceza arasındaki bağ koparılmış olur; oysa hukukun en evrensel ilkesi “yasa ile tanımlanmamış suç ve ceza olamaz”dır.

Bu evrensel ilkenin aşılmasında maymuncuk, ‘tedhiş’ yerine ‘terör’ kelimesini kullanılmasıdır. Bu şekilde tedhişçilik, yani terör/terörizm/teröristlik ile ‘kendi hedeflerine ulaşmak üzere insanları dehşete düşürüp yıldırarak mefluç kılacak eylem, icraat ve tasarruflarda bulunmak’ arasındaki bağ koparılmış olmaktadır.

Terör bir eylem biçimidir ve gerek yegane eylem biçimi, gerekse nihai amacı insanları dehşete düşürüp mefluç hale getirmek değil ise herhangi bir örgüte terör örgütü denilemez ve de aslında böyle bir örgütten de söz edilemez, üyelerinin tümünün aklını yemiş ve/ya da esrarkeş olmasının dışında; siyasal islamcı cani toplulukları misali.

Terör örgütü diye bir örgüt türü olamayacağı gibi, terörist diye bir insan türü de olamaz. Diyelim, kişi hırsızlık yapmış, hatta hayatını hırsızlık yaparak idame ettiren birisinin hırsız olduğu açık ve kesindir; ama bu kişi akordeon veya ud çalıp şarkı söylerken de hırsızlık yapıyor, dolayısıyla hırsız değildir. Hele bu kişinin şarkısına eşlik etti, hatta sırf aynı şarkıyı söyledi veya mırıldandı diye insanları hırsız olmakla, kendisi hırsız olmamakla birlikte hırsızlık propagandası yapmakla suçlamak hem ‘suç da, cezası da yasayla önceden tanımlanmış olmak zorundadır’, hem de ‘suçun şahsiliği’ ilkesinin ihlalidir, ki bu durumda suç ile somut bir fiil, dolayısıyla da fail arasında doğrudan bir bağ kurma imkanı ortadan kaldırılmış olur.

Bu noktada suç ile fail arasındaki bağı kurmak üzere cadılık, büyücülük, cinler, periler, en nihayetinde de şeytan gibi kavramlar devreye sokulacaktır; ki, bütün bu aracı unsurların günümüz Türkiye’sindeki karşılığı terör/terrorist: “Ne analar ağlasın, ne de çocukları” diyen birisi teröre destek vermekten yargılanıp hapse atılıyor; yani, meleklere yaraşır bir ifade ve temenniden dolayı, aslında kendisini melekmiş gibi gösterme maharetine sahip bir şeytan addedilerek. Oysa şeytan, kendi hedeflerine ulaşmak üzere insanları dehşete düşürüp mefluç etmeye yönelik eylemlerde bulunmak anlamına gelen tedhiş kelimesi yerine Türkçe’de ‘dehşet’le ilişkisini kurmak olanaksız terör kelimesini her kim kullanıyorsa, tam tamına odur.

İşte tam bu noktada zalimlik açısından AKP rejimini Hitler rejimine benzetenlere şunu hatırlatalım: Evet Hitler rejimi bir vahşet rejimidir, ama harbidir, yani bir bakıma dürüst; peşinen açık açık söyler, “eğer yahudiysen, romansan, eşcinselsen vb… ben senin sadece diplomanı, ünvanını, paranı, malını, mülkünü değil canını da alırım”. Oysa AKP rejiminde kimin, ne zaman neyle suçlanacağı belli değildir; Kadri Gürsel bile FETÖ’cülükten içeri atılabilir, yüz binin üzerinde insan, haklarında değil bir yargı kararı, herhangi bir soruşturma bile yok iken KHK’larla sadece işlerinden atılmayıp kazanılmış haklarından da yoksun bırakıldılar ama zulüm daha devam edecekti: Yeni işlere girmeleri veya başka iş yapmaları da engellendi. Ancak bu da yetmedi ve bu insanların karı veya kocalarından başlamak üzere bütün yakınları kamu görevlerinden yasaklı kılındı, ki işte tam bu noktada AKP rejiminin esas hangi rejime benzetilmesi gerektiği ortaya çıkar: Stalin rejimi. Stalin’in 1934 Aralık kararnamesiyle ‘manevi suç ortaklığı’ kategorisi ihdas edilir: Kişilerin suçlanıp yargılanması ve cezalandırılması için maddi bulgu ve delillere artık ihtiyaç yoktur. Sanıkların neyle suçlandıklarını öğrenmeleri de yasaklanmıştır, duruşmaya çıkarılmalarının 24 saat öncesine kadar; ayrıca bu sanıklara avukatlık etmek de kesinlikle yasaktır. Bu zalimane bir yasaktır; ama, bu sanıklara avukatlık edenleri ve de işte tam tamına bu yüzden tutuklayıp daha sonra ‘suçlu’ları savunmaktan hapse mahkum eden bir rejimden yine de daha dürüsttür Stalin rejimi; hiç değilse peşinen yasaklamıştır bu ‘suçlu’lara avukatlık etmeyi; kendilerine tuzak kurmadan.

Özellikle 1935-39 arası ‘Büyük Terör’ olarak adlandırılan Stalin rejiminin yargılayıp pek çoğunu idama mahkum edip cezalarını anında infaz ettiği hemen herkesi terörist, hain ve dış mihrakların ajanı ilan edip suçlamış olması da ayrıca hem ironik hem de trajik bir durumdur. Ancak kendi Gürcülüğünü gizlemek üzere Cugaşvili soyadının yerine Rusça ‘çelik adam’ anlamına gelen uyduruk bir soyadı üreten ve de iktidarını berkitmek üzere ‘Büyük Rusya’ milliyetçiliği üzerinden ‘sosyalist aile’yi kutsayıp kürtaja ve eşcinselliğe savaş açan bu oportunist zalimin bile baş vurmamış olduğu bir tuzakçılık vardır ki, o da, önce seçime girebilirsin dediği adayları, seçimi kazandıkları anda, “sen zaten seçime giremezdin” diye haklarından yoksun kılmaktır: Ne şereflisin be YSK.

Söz seçimlere gelmişken, geçersiz oylar yeniden sayılınca AKP oylarının bir kaç bin olsa da artmış olmasının sırrı nedir, bir de ona bakalım: AKP oycuları arasında, genellikle öğretim düzeyi düşük, “mührü ampulün üzerine vur” sloganını soyutlamaktan aciz, biat kültürü kurbanı ve de aynı zamanda iktidar partisi yandaşı olmanın verdiği pervasızlık içinde kural tanımazlığı marifet sayanların oranları daha fazladır da, işte ondan.

Sırf son seçimler değil, daha geniş bağlamda şunları da söyleyelim ki, çok daha ince ve sofistike hilekarlıkları önleyemeyeceğini her ne kadar bilsek de, seçimlerde parmak boyası kuralıyla birlikte, belirli bakanlıkların tarafsızlara verilmesi zorunluluğunun geri getirilmesi gerekir ve de bu tedbirlere bile karşı çıkmak her türlü namussuzluğa açık olmak anlamına gelir. Ancak en önemlisi, partili cumhurbaşkanının her türlü seçim yasağından muaf tutulması adaletsizliğinin ortadan kaldırılmasıdır.

İlgili Haberler

ÇOK OKUNANLAR

YAZARLAR