• Türkiye’de yeni bir iktidar savaşı dönemine giriliyor. Bir partinin gidip yerine başka bir partinin gelmesi gibi bir olaydan söz etmiyorum. 2002-2010 yılları arasındaki döneme benzer bir rejim mücadelesi sürecinin başlayacağının işaretleri var.

    AKP ve Erdoğan bunu görüyor (veya hissediyor diyelim). İBB seçimine bir ölüm-kalım mücadelesi gibi yaklaşmalarının nedeni bu. Biliyorlar ki, İstanbul kaybedilirse arkası çorap söküğü gibi gelecektir ve kendi saflarındaki merkezkaç eğilimler artacaktır.

    ***

    Politik mücadele temalarında ideolojik argümanların oranının artması iyiye işaret değildir. İdeolojinin politikalaştırılmasında bir kısırlığın başladığı anlamına gelir. İdeolojiyle kendi özgüçlerinizi sağlam tutabilirsiniz belki ama kitleler ideolojiyle ikna edilemez. Hele hele salt ideolojiyle seçim kazanmanın olanağı yoktur. İdeolojisizliği önermiyorum elbette. Sözünü ettiğim şey ideolojiyi politikalaştırabilme, yani günlük yaşamda ete-kemiğe büründürebilme yeteneği.

    AKP bunu iyi beceriyordu. “Kutsal kitabımıza göre kadınlar günahkârdır, erkekleri şehvete (günaha) sürükleyebilirler, o nedenle kapanmaları gerekir” deselerdi kaç kişiyi ikna edebilirlerdi? Ama bu ideolojiyi (kadınların kapanmasını) öyle bir biçime soktular ki (politikalaştırdılar ki), kendine özgürlükçü hatta sosyalist diyen bazı kesimleri bile türban mücadelesi saflarına çekebildiler. Askeri vesayete karşı mücadele meselesinde de, Kürt sorununda da benzer biçimde başarılı oldular. O dönemde AKP’ye muhalefet eden “cumhuriyetçi” kesim çok ideolojik kalmıştı, yani ideolojisini (örneğin laiklik, milliyetçilik) politika düzlemine sokabilme yeteneği zayıflamıştı. Böyle bir durumda yenilgi kaçınılmazdı.

    Bugün ise durum tersine dönmüştür. AKP’nin temaları aşırı ideolojiktir (beka vb.) ve bu temaları politikleştirmeye çalıştıklarında nasıl ellerine yüzlerine bulaştırdıkları, attıkları her adımda nasıl daha fazla batağa saplandıkları görülüyor (Örneğin YSK’nın birbirini sıfırlayan kararları ve “Yunan-Pontus” söylemleri).

    Peki, ne oldu da AKP-Erdoğan bu yeteneğini yitirdi?

    Olay bir yetenek yitimi değildir; öyle olsa sorun teknik tedbirlerle halledilebilirdi. Olay nesneldir, sosyolojiktir. Toplum değişmeye, devran dönmeye başlamıştır.

    Evet, savaş ve komplolar politikanın devamıdır (başta Clausewitz olmak üzere savaş kuramcılarının katkısı). Ama politika da ekonominin devamıdır (Marksistlerin katkısı). Politika ile ekonomi arasındaki halka koparsa, o politika ve farklı araçlarla devamları gerçeklerden kopmaya başlar, havada kalır, dahası kendi ayağına sıkmaya da dönüşebilir. Engels’in “Tarihte Zorun Rolü” adlı yapıtında döne döne vurguladığı gibi, “siyasal güç ekonomik gelişme ile çatışırsa, çatışma her zaman siyasal gücün devrilmesiyle sonuçlanır”. Ekonomi ile çatışan politika, bir ideoloji kuru gürültüsüne dönüşür. AKP iktidarı bu girdaba girmiş görünüyor.

    ***

    İnsanlar saf değiştirmeye başladı. Tıpkı 2000’lerin başında olduğu gibi; ama bu kez AKP aleyhine.

    İnsanların alışkanlıklarını, geleneklerini, inançlarını, dünyaya bakışlarını değiştirmeleri kolay değildir. Bunun için kuşakların geçmesi gerekir. Daha dipteki, daha temel bir dönüşüm mekanizmasıdır bu. Çünkü o gelenekler, inançlar nesiller boyu iş görmüştür ve kolay kolay terk edilemezler. “Evdeki bulgur” konusunda çok muhafazakârdır toplumlar.

    Fakat saf değiştirebilirler. İnançları ve temel bakış açıları değişmese bile safları değişebilir. Bu değişim daha yüzeydeki bir düzleme ilişkindir ve nispeten daha kolaydır.

    Sınıf mücadelesi (ve dolayısıyla politika) esas olarak saflarla, safları doğru tespit etmekle ilgilenir, ilgilenmelidir. Bizim taraftan örnek verelim: Sosyalist devrim emekçilerin çoğunluğu sosyalist ideolojiyi benimsediklerinde gündeme gelir diye bir şey yok. Bu beklenirse çok beklenir ve devrim imkânsızlaşır. Devrim, emekçilerin çoğunluğu sosyalist safa geldiklerinde gündeme gelir. Buradan çıkan sonuç, salt sosyalizm propagandasıyla devrim yapılamayacağıdır. Burjuva demokratik devrimler de böyle olmuştur. Bastil’i basanlar bunu “Aydınlanma” adına yapmadılar; çok daha temel güdüleri vardı, açlık gibi…

    Biraz abartarak ifade edelim: ideoloji (teori) öncünün lüksüdür. Mesele o lüksün tabandaki temel taleplerle çakıştırılmasıdır; ustalıklı öncülüğün rolü budur. Yoksa bir lüks olarak kalır ve toplumda yeşeremez.

    İşte AKP’nin propagandasının esası yaptığı beka teması, bugün bir lüks olarak kalmıştır. Evine ekmek götüremeyen baba için, çocuğuna mama alamayan anne için, gelecek kaygısı duyan genç için, işsizlikten bunalan insanlar için fazla ideolojik (yani lüks) kalmaktadır beka meselesi.

    Fakat AKP’nin çıkmazı şu: Beka temasına (lükse) mecburdur, güncel ve yakıcı konulara giremez; çünkü halkın yakıcı sorunlarının müsebbibi kendisidir.

    İnsanlar bu nedenle saf değiştiriyorlar. Belki inançlarını, dünya görüşlerini değiştirmiyorlar ama saflarını değiştiriyorlar. Ve bu konuda AKP’nin orta ve uzun vadede yapacağı bir şey yok; nesnel bir süreçtir bu.

    ***

    Peki, kısa vadede? AKP’nin elinden gelen her şeyi yapacağı anlaşılıyor. Ölümüne savaşacak! Bu da bir siyaset yasası (güdüsü): Siyaset sosyolojiye teslim olmaz (olamaz); ama önünde sonunda sosyoloji tarafından teslim alınır. Yazımızın başında “yeni bir iktidar savaşı dönemine giriliyor” derken kastettiğimiz bu.

    Peki, devlet (veya emperyalistler) ne yapacak? Emekçi kitlelerin Bastil’i veya Kışlık Sarayı’nı basmalarını, Samsun’a çıkmalarını göze alacaklarını sanmam. Hele Türkiye gibi ciddi (ve kaotik süreçlere yol açabilecek) dinamikleri olan bir ülkede… Haziran Direnişi deneyimi ortada. Sosyolojik (ve politik) tedbirlerini alacaklardır; alıyorlar zaten…

    Peki, biz sosyalistler ne yapacağız? Lüks içinde yaşayamaya devam mı edeceğiz?