darbeicindedarbegif.gif

Çok Okunanlar

AKP'nin İzmir adayı belli oldu

AKP'de Erdoğan'a yalvaran isimleri açıkladı!

Video | Atatürk düşmanı püsküllü, Hz. Hüseyin'in katilini böyle savundu: 'Yezid'e sövmeyin'

İbrahim Kalın'dan Devlet Bahçeli'ye 'hediye' uçak yanıtı

Prof. Dr. Emre Kongar: Emekliliğimizin güvencesi SGK'yı satıyorlar!

Ahmet Oktay'ın Gezi direnişinden üç ay önce verdiği söyleşi

Edebiyatımızın önemli yazarlarından Ahmet Oktay’ı yitirdik. Şairliğinin yanı sıra, deneme, eleştiri ve araştırmalarıyla edebiyatımıza katkıda bulunan Ahmet Oktay ile 2013 yılının Mart ayı başında “Edebiyat Cephesi' programının çekimleri için evinde buluşmuştuk. Seyyit Nezir ile birlikte, özellikle, İthaki Yayınlarınca yayımlanan toplu eleştiri ve inceleme kitaplarından yola çıkarak edebiyatımızın bugününü tartıştığımız heyecanlı bir program çektik. Programın geniş bir özetini Aydınlık Kitap ekinde de yayımladık. Ahmet Oktay’ı, Gezi Kalkışmasından üç ay önce, evinde yaptığımız bu görüşmede söyledikleriyle son yolculuğuna uğurluyoruz.

B. Sadık Albayrak

GÖRÜŞME:

SEYYİT NEZİR –B. SADIK ALBAYRAK

Türk romanında bir paradigma değişikliğinden söz ediyorsunuz. Bu paradigmanın edebiyatımıza getirdiği değişimi nasıl yorumluyorsunuz?

 

Bu benim hoşgörüyle bakamadığım bir değişim. Çünkü Türkiye’deki değer yargısı son 10-20 yılda büyük değişime uğradı. Ölçüler değişti, değer yargıları değişti. Bu süreç kültürel alanı da kuşattı. Kültürü de piyasa koşullarına göre üretilen bir şey haline getirdi. Bu bakımdan bana çok umut var gibi gözükmüyor gelecekte. Türkiye’de, yapıtlar piyasanın ölçütleri göz önüne alınarak üretiliyor daha çok. Mesela bir Orhan Pamuk meselesiyle karşı karşıyayız. Orhan Pamuk Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı ve böylece Türk edebiyatının dış konjonktürde bir müşteri olanağı doğdu gibi gözüküyor. Umarım öyle olur. E, tabii, dünyada ne olup bitiyor ona bakmak lazım biraz da. Çünkü bugün Türkiye’de üretilen edebiyat tamamen bu dış odaklarda tasarlanan ve Türkiye’ye empoze edilen bir edebiyattır. Romanımıza neler oldu diye sorarken bütün bunları göz önünde bulundurdum ben.

Sizin şöyle bir saptamanız var: Bireyci ideolojiye bağlı bir roman gelişti. ABD kaynaklı emperyal kanon diyorsunuz buna. Bu tanımı açabilir miyiz biraz?

Kastettiğim şudur: Dünya kapitalizminin paralelinde düşünülmüş ve oraya göre tezgahlanmış bir edebiyat anlayışı. Eskiden edebiyatımız Türkiye’ye özgü sorunlarla uğraşırdı. Örneğin milli gelir nedir, nasıl dağılır, nasıl paylaşıyoruz gibi sorunlar bizim edebiyatımızın genel ahlakı içinde yer alan sorunlardı. Bugün böyle bir ahlaktan söz etmenin fazla olanağı bulunmuyor bence. Batı’da, özellikle emperyalizmin büyük merkezi olan Amerika’da ne yapılıyorsa onun peşinden koşuyor Türk edebiyatı. Oradaki temalar, oradaki izlekler hemen buraya taşınıyor. Ve bunların gerçek kaynaklarına ulaşmak da her zaman mümkün olmuyor. Böyle olunca da bugün ürettiğimiz edebiyat çeşitli etkilere açık bir edebiyat haline geliyor. Bugün Sait Faik’in yaptığı edebiyatı yapmanın olanağı kalmadı. Hem o edebiyatı yaratan sosyal gerçekler Türkiye’de yürürlükte olmadığı gibi, edebi ölçütler de değişmiş durumda. Biz ne yapıyoruz diye düşünmüyoruz artık, ne yapmamız lazım diye düşünüyoruz. Batı’da ne tezgâhlanıyorsa, ne gibi ölçütler yürürlükteyse Türkiye’de de bunlar gerçekleştirilmeye çalışılıyor.

"Lümpen entelijansiya" kavramını kullanıyorsunuz. Burada birikimsiz, hiçbir ahlaki değere dayanmayan ve her şeyi kendisiyle başlatan, geçmişe bir saygısı ve sevgisi olmayan ve medya kanallarında da karşımıza çıkıp bize bir kanaat önderiymiş gibi düşüncelerimizi, kavramlarımızı tarif etmeye çalışan bir kesim yani. Kim üretiyor bu kültürü, kim yaratıyor bu romanları?

KENDİ SESİNİ KAYBEDEN EDEBİYAT

Bu kavramı kullanırken ve kullanmaya cesaret ederken amacım şuydu: Burada, bizde yerli olarak ürettiğimiz düşünce biçimlerinin hepsinin dışarıdan aktarma olduğunu söylemek ve o özelliğine dikkat çekmek istiyordum. Mesela Kafka’ya özenen yok, Sait’e özenen olmadığı gibi. Kafka’yı örnek alan yazarımız da çok kalmadı. Belki artık yavaş yavaş Kafka’yı bilen yazarların sayısı da azalacak. Dostoyevski için de aynısı. Yani, onların temel ahlaki ve felsefi sorunlarına bugün edebiyatçılarımızın ilgi duyduğunu söylemek pek doğru olmaz. Amerika’da üretilen bir kültür biçimine yakın buluyoruz kendimizi ve o tür işler yapmaya özen gösteriyoruz. Bu tabii iyi bir gidişat değil. Çünkü hem kendi sesimizi kaybediyoruz, hem de insani ortaklığı olan öznenin dışında kalıyoruz. Yani, insanlığın ne yaptığı sorusu bizim çok ilgimizi çekmiyor artık. Sait Faik olsun, Kafka olsun, Dostoyevski olsun, bütün edebiyatlarını insan meselesi üzerine kurmuş kişilerdir.

Bu sözünü ettiğiniz baskınlaşan edebiyat, toplumsal bağlarından kopmuş bir edebiyat. Hatta diyorsunuz ki; “Türkiye’de romanın sessizleştiğini ve medyanın giderek empoze edilen hedonist kültüre eklemlendiğini söylemek ve bu tavrı eleştirmek niçin anti-estetik sayılıyor, anlamak zordur,' diyorsunuz. Çünkü bu tavra yönelik söylemler yer bulamıyor kendine…

Bir edebiyat yalnız şöhret etrafında kurulmaz. Ama yalnız şöhret etrafında bir edebiyat kurmaya özel bir çaba gösterdiğiniz zaman, belirli bir işi belirli bir noktaya kadar gerçekleştirmiş olabilirsiniz ama işlevsel olarak yaptığınız iş her zaman hedefine varmaz. Bugün bunu yaşıyoruz Türkiye’de. Bakın ortadaki romancılara, best-seller sıfatını kazanmış yazarlara bakın, hepsi bu çerçeve içinde üretiyorlar. Elif Şafak diye bir yazarımız var, oturuyor, konjonktüre bakıyor Amerika’da ne iyi gidiyor, Ermeni meselesi, hem Türkleri hem Ermenileri hem de Amerika’da yerleşik olan Ermenileri ilgilendiren bir pazar var ortada. O zaman oturuyor romancı da, Ermeni sorunsalını merkeze oturtan bir roman yazıyor. Doğal olarak satış unsuru artıyor, ivme kazanıyor eser. Ama ortaya da çok başarılı bir şey çıktığı görülmüyor nedense!

Sizin çalışmalarınızda tartışılan sorunlardan biri olarak şunu da görüyoruz: Bütün bu emperyal kanonun ortaya çıkardığı ürünler içinde aslında toplumun temel ilişkilerini, değerlerini ve ideolojisini belirleyen sınıf ilişkileri kayboluyor.

POLİTİKAYI YOK SAYARAK EDEBİYET YAPILAMAZ

Bütün dünyada, sadece Türkiye’de değil, edebiyatın siyasetle olan ilişkileri hemen hemen kesilmiş durumda. Ama bu tabii ki son derece yanlış. Yani, politik bakışı olmayan bir insanın dünyayı kavramasına da fazla olanak yok gibi geliyor bana. Politik görüş bizim dünyada ne olup bittiğini anlamamızı sağlayabilir. Eğer politikayı yok sayarsak bir şey yapma olanağı yoktur. Birtakım eleştirmenlerimiz yazarın bağımsızlığından söz ediyor ve düşüncelerini eserine karıştırmaması gerektiğini söylüyorlar. Bence politik görüşü olmayan bir insanın dünyada kendini bir yere oturtmasına olanak yoktur. Politik bir yer belirlemeyen, öyle bir yer seçmeye çalışmayan bir insan bence kusurlu bir insandır.

Kitaplarınızda geleneğin ve geçmişin, bugünü ve geleceği nasıl biçimlendireceğine dair ilginç saptamalarınız var…

Bu gelenek, geçmiş meselesi son derece önemli sorunları içeriyor. Bir edebiyatçının yakinen takip etmesi gereken bir yığın düşünce üretilmiş bu konuda. Marx var, Walter Benjamin var bu geçmiş meselesi üzerine düşünmüş. Bunlardan biri olmayı başardım ya da başaramadım ayrı mesele, bunu takdir edecek durumda değilim. Okur karar verecektir. Ama bu meseleler önemlidir. Gelenek nasıl oluşuyor, bu geleneğin içinde ne kadar çaba harcayarak yer alabiliriz ya da ne tarafında durabiliriz bu geleneğin gibi sorular. Aslında bunlar kurgusal sorunlardır. Bu sorunlarla ilgilenen yazarlarımızın sayısının da çok fazla olduğunu söyleyemeyiz. Tanpınar bunlardan biridir.

Kurtuluş meselesi olan bir şairsiniz, aynı zamanda düşünce adamısınız. Ernst Bloch’un “Umut İlkesi'ni de önemsiyorsunuz. Bizde kurtuluş imgesinin veya bilincinin oluşmasında şairlerin kurtuluş geleneğine verdikleri önemi, şiir geleneği içindeki yerlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kurtuluş meselesi önemli bir sorun. Nereden kurtulacağız? Nasıl kurtulacağız? Sadece kurtulmayı arzulamak yeter mi yetmez mi? Bunlar başlı başına ele alınması gereken konular. Türkiye’de kurtuluş meselesini her şair kendisine göre şekillendiriyor kafasında. Ve her şair kendisine göre bir çözüm bulmaya çalışmıştır. Ama bu çözümlerin hangisi makbuldür, hangisi değildir, bunları değerlendirmek için de bir şairin şair kimliğini biraz aşması gerektiğini düşünüyorum. Doğru bir politik tavır alış bunların başında gelir. Ama diyeceksiniz ki doğru bir politik tavır alış nedir? Bu da ayrı bir alan açar bize. Yani, şunu söylemek istiyorum: Önünde sonunda şair dediğiniz adam, dünyanın, tümüyle kendisini ilgilendirdiği bir adamdır. Sadece şiir yazmakla şair olunmuyor.

Not: Bu söyleşi daha önce 15 Mart 2013 tarihli Aydınlık Kitap Ekinde yayınlanmıştır.

 

İlgili Haberler

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Nejla Kurul | Filozoflara Göre İyi'nin, İyi İnsanın Temsili Nedir?

ABC Kritik

ABC Kritik | Ali Şimşek | Gelene değil, gidene bakmak

ABC Kritik

ABC Kritik | Fikret Başkaya | Neoliberal köktencilik

ABC Kritik

ABC Kritik | Nejla Kurul | ‘Aynı Gemi'de Oblomovka'nın Mezar Taşını Dikmek!

ABC Kritik

ABC Kritik | Çağlar Ezikoğlu | Vasatlığın ve cehaletin gemisinde değilim

ABC Kritik

Fikret Başkaya | 'Ezilen halkların aydını': Samir Amin

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof.Dr Coşkun Özdemir | Krizler kıskacındaki Türkiye

ABC Kritik

Nejla Kurul | Kötülük çoğalıyor, İyi'yi büyütmenin zamanı

ABC Kritik

ABC Kritik | İbrahim Utku Nar | CHP için başka bir yol mümkün mü?

ABC Kritik

ABC Kritik | Prof. Dr. Nejla Kurul | Güzellik Direnişte: Flormar İşçilerinin İyilik Hikâyesi

ABC Kritik

Fikret Başkaya | Ne ile cebelleştiğini bilmek!

ABC Kritik

Mustafa İlker Gürkan | CHP ve politikaları üzerine tezler