• ‘’Diplomat Rüştü’’ gerçek adı değildi; ona bu adı biz verdik…

    Malmö’ye onunla aynı yıllarda gelmiştik. Ruhsal yapısı inişli çıkışlı, en eski arkadaşlarımdan biridir. Kafasının tası çok çabuk atar. Ne zaman kızacağı, ne zaman güleceği hiç belli olmaz. İlk kez karşılaştığı kişiyi psikolojik baskı altına almaya çalışır. Hele de karşısındakini sessiz ve sakin bulursa, yüklenir de yüklenir… Kendisinden daha güçlü biri ‘’höt!’’ dediğinde ise yelkenleri suya indiriverir. İlk tanıştığımızda, bu psikolojik gücünü benim üzerimde de denemeye kalkıştı. Arkadaşlık hatırı dedim, önce ses çıkarmadım. Çayırda kavga ederken, öküzlerden biri, diğerinin boynuzunda çamur görmedikçe pes etmezmiş. Baktım çok ileri gidiyor; bir gün sabrım taştı, sıyırdım ceketi. Kolları da sıvadım, ‘’Sen, şöyle dışarıya kadar bir gel bakalım, seninle kozumuzu paylaşalım, ufak tefek görünce Karamürsel sepeti mi sandın beni. Bakalım neymiş derdin, öğrenelim!’’ diyerek meydan okudum. Böyle bir kalkışma beklemiyordu. Birden şaşırdı, bocaladı bir süre. Baktı ki, ben daha fazla efeleniyorum, hemen yelkenleri indirdi, ‘’Yahu, biz arkadaş değil miyiz, elin memleketinde birbirimizle kavga etmemiz ayıp olmaz mı?’’ dedi. Ben, çıtayı yüksekte tutmayı sürdürdüm, ‘’O zaman, kabadayılık yapmayacaksın, bize de mi lo lo? Arkadaşsan, arkadaşlığını bileceksin!’’ dedim. Şeytan kulağına kurşun, o gün, bu gündür aramızdan su sızmıyor, gül gibi geçinip gidiyoruz…

    Rüştü’nün ‘diplomatlığının’ da ayrı bir hikâyesi var… Rosengard Kütüphanesi’ne elinde  ‘James Bond’ bir çantayla gelip giderdi. Bu çantanın Rüştü için büyük bir anı değeri vardı. Daha önce koruma görevlisi olarak bulunduğu Türkiye’nin Afganistan Büyükelçiliği tarafından verilmişti. Bir gün, bu çantanın hikâyesini anlatmıştı bana:

    1970’li yıllar… Yakın bir akrabası, Dışişleri Bakanlığı’nda önemli bir bürokratmış. Rüştü’nün, Afganistan’daki Türk Büyükelçiliği’ne koruma görevlisi olarak atanmasını sağlamış. Afganistan’da yönetim darbe ile değişmiş, Taliban güçleri yeni yönetime karşı savaş başlatmış. Ülkenin her yerinde bombalar patlıyor! Türk Büyükelçiliği görevlileri konuttan dışarıya çıkamıyor. Haftalarca, aylarca süren belirsiz bir bekleyiş, sinirler gergin! Bir gün, Büyükelçi’nin eşi hanımefendi, Rüştü’yü çağırıyor, ‘’Şu köpeği bahçeye çıkar, biraz dolaştır, havalandır; hayvan içeride durmaktan bunaldı!’’ diyor. Rüştü bozuluyor bu görevlendirmeye, ama sesini çıkaramıyor. Köpeği gezdirirken, ‘Devletin koruma görevlisinin işi hanımefendinin köpeğini gezdirmek midir?’’ diyerek söyleniyor, köpeği itip kakmaya başlıyor. Hayvan çeniliyor, hanımefendi camdan görüyor. Kıyametler kopuyor o anda! Hanımefendi, diğer korumalardan, Rüştü’yü yakalayıp gözaltına almalarını istiyor. Rüştü’nün kafası kızmış bir kez, üzerine gelmeye çalışan arkadaşlarına silah çekiyor.  Araya Büyükelçi giriyor, ‘’Çocuğun sinirleri bozulmuş, üzerine gitmeyin, olayı büyütmeyin!’’diyerek ortalığı yatıştırıyor.

    Aradan bir kaç hafta geçiyor, olay unutuluyor.

    Bir gün, Büyükelçi,  Rüştü’yü odasına çağırıyor, ‘’Rüştü, evladım, görüyorum ki, hepimiz gibi, senin de sinirlerin gergin. Ankara’ya elden gidecek önemli bir dosyamız var. Sen en güvendiğim arkadaşlarımızdan birisin. Seni kurye olarak görevlendiriyorum. Koruma görevlisi giysilerini ve silahını emanete bırak, dosyayı al, Ankara’ya götür, Dışişleri Bakanlığı’na teslim et. Sonra da memleketine git, annenin; babanın yanında birkaç hafta dinlendikten sonra gel, görevine başla!’’ diyor. Rüştü, sevinçten havalara uçuyor, Büyükelçi’nin ellerine sarılıyor. Dosyayı, şimdi yanında taşıdığı bu ‘James Bond’ çantasına yerleştiriyor,  iple bağlayıp mumla mühürlüyorlar… Rüştü’yü zırhlı bir araçla Kâbil Havalimanına götürüp Ankara uçağına bindiriyorlar. Rüştü, ütülü takım elbise giymiş, beyaz gömleği gıcır gıcır, boynuna kravat takmış. Uçakta viski dublelerini art arda devirirken, ‘’Şu merete bir türlü alışamadım…’’ diyerek kravatı çıkarıp atıyor. Keyifle konuşuyor kendisiyle, ’’Nerede olursan ol, her zaman kuyruğu dik tutacaksın! Ara sıra dişlerini göstereceksin etrafa.’’. Bu görevi, hanımefendinin köpeğini hırpalamanın bir ödülü olarak değerlendiriyor…

    Elinde ‘James Bond’ çanta ile Esenboğa Havalimanı’na iniyor. Karşılamak için Bakanlıktan bir de araba gönderselerdi iyiydi. Neyse artık, bir taksiye biniyor, doğru Dışişleri Bakanlığı… ‘Kurye’ olduğunu söylüyor, şifreli kapılar açılıyor, ilgili daireye çıkıyor. Çantayı görevlinin önündeki masanın üzerine koyuyor. Görevli ipleri, mühürlenmiş mumu söküyor. Dosyayı alıyor, boş çantayı Rüştü’ye uzatıyor. Görevli, dosya ekindeki yazıyı okudukça Rüştü’ye tuhaf tuhaf bakıyor. Rüştü, görevini başarmanın dinginliğiyle bekliyor. Bakanlık görevlisi zile basıyor, güvenlikten iki polis çağırıyor. Rüştü’nün kollarından tutup yaka paça dışarıya atıyorlar…

    Rüştü, hikâyesinin devamını anlatırken buruk bir gülümsemeyle,’’ Ali Bey, anlayacağın, önemli bir belge olarak getirdiğim dosya, meğerse benim işime son verilme yazımmış. Kovulma fermanımızı kendi ellerimizle getirip teslim etmişiz yani…’’

    ‘’Bakanlıkta, işine son verilme yazısını eline tutuşturup seni gönderebilirlerdi, polis çağırmaları etik olmamış!’’ dedim.

    ‘’Orası öyle değil işte!’’ dedi.‘’Büyükelçi, ek yazısında, huzurunuza gelen kişi saldırgan eğilimler taşıyor, olay çıkarabilir, polis kontrolünde uzaklaştırılması uygun olur!’’ diye de not düşmüş…

    Rüştü’nün, İsveç’te yaşayan kız kardeşi var. Vize alıp onun yanına gelmiş, bir daha da geriye dönmemişti.

    Bir İsveç kurumundaki karmaşık çevirmenlik işi için çağırdığında, ‘’Şu bizim ‘diplomatlık’ hikâyesini de az artık!’’ dedi.

    ‘’Olur, yazayım artık!’’ dedim.

    Rüştü ile zaman zaman buluşup, çay kahve içiyoruz. Birlikte geçirdiğimiz yılları hesaplıyoruz. Ortak İsveç anılarımıza gülüyor, hüzünleniyoruz.